|
Elli Sene Önce Bir Hafta Sonu |
|
|
|
|
Pazartesi, 18 Şubat 2008 |
Cuma akşamüstü mektepten çıktım. Yokuşu inip Küçük Bebek'e yürüyeceğim. Özsüt'te kızlar ile buluşacağız. Ya kızlar gelmez ise? Bu endişe ile Özsüt'e girdim ama birden yüzüm güldü. Hepsi gelmişler. İki adet Nuran ve birer adet Müzeyyen, Vicdan ve Günal. Birazdan bizim çocuklar da gelir. Onların hepsi Bebek ve civarında oturdukları için eve uğramışlardı. Ben kızları alıp akşam yemek yiyeceğimiz Güneş'e geçtim. Çocuklar da teker teker geldiler; Metin, Ergun, Ali, Hamit. Ergun ve kızlar şarap içerler gerimiz de rakı. Denizin üstü bermutad ışıklarını yakmış lüfer avlayan kayıklar ile dolu. Hisar'ın önüne doğru da balıkçılar seyr-i seferi kesmişler, kılıç balığı avlıyorlar. Arada bir atlayan kılıçları seyretmek de pek hoş oluyor. Garson Niko 'Önden sadece roka salatası ile midye tava veriyorum tıkanmayın da balık yiyebilin diye' deyince Metin 'Niko' dedi 'Ne verirsen ver ama unutma adam başı on lirayı geçmeyecek!' Niko 'O içtiğiniz içkiye bakar, şarabın şişesi üç lira oldu, küçük rakı da beş lira' cevabını verince Metin masaya baskı yapmaya başladı 'İçmeyin oğlum, sonra yine borçlu kalacağız' Kızlardan biri 'Merak etmeyin, biz kendi paramızı verebiliriz!' deyince Hamit çok utandı ve 'Olur mu öyle şey! Benim bol param var, canınız ne çekiyorsa yiyip için' dedi. Ergun bir şeyler söylemeye çalışıyordu, ben tercüman olup Müzeyyen'e 'Bak kızım' dedim 'Bu adam yine seni çok sevdiğini söylemek istiyor' İkisi de kızardı bozardı ama birazdan da birbirlerine yaklaştılar. Ali Niko'ya, 'Lütfen biraz acele et' dedi 'Tiyatro'ya geç kalmayalım' Lüferler geldi, ortaya da biraz palamut tava. Günal her zamanki ukalalığı ile 'Çocuklar soğan yemeyelim, tiyatroda kokarız sonra' dedi. Ben 'Hem yiyeceğim hem de koksun diye cebime koyacağım' deyince Nuran yine benden utandı. Hesap adam başı on beş lira geldi . Hamit'e 'Oğlum, pamuk eller cebe, uçlan bakalım 90 kağıdı' dedim ama herkes parasını masanın üstüne bıraktı. Çıktık, bir tramvaya atlayıp Akaretlerin altında indi. Oradan da ik taksiye atlayıp Kenterler'e gittik. Salıncakta İki Kişiyi seyredeceğiz. Çoğumuz amatör tiyatrocu olduğumuz ve Robert Kolej Oyuncuları'nda oynadığımız için ses çıkartmadan nefis oyunu seyrettik ve Yıldız Hanım ile Müşfik Bey'i bir kere daha takdir ettik. Piyesten sonra Harbiye civarında bir barda oturup biraz kahve ve konyakladık ama cepteki paralar da bitti. Onun için Taksim'e yürüyüp vcanımız çok çektiği halde sucuk ekmek yiyemedik. Herkes evine doğru yola koyuldu. Cumartesi Öğlen saat 12'de Taksim'de saatin altında buluştuk. Kızlar yok. Ergun durmadan 'Ben Müzeyyensiz yaşayamam' diye sızlanıp duruyor. Ben ensesine bir şaplak attıp onu susturdum. Beyoğlu'na girdik. Yeni Melek sinemasında Kwai Nehri Köprüsünü seyredeceğiz. Ondan önce, Yeni Melek'in karşısındaki Yuva adlı yerde hamburger yedik, ayran içtik. Film çok güzeldi, Alec Guinness hayret derecede bizim Ergun'a benziyordu. Sinemadan çıkınca bir langırt salonuna gidip biraz masa futbolu biraz da tilt oynadık. Oradan da Atlantik'e gidip sosisli sandviç ile ayran içtik. Ben dilli sandviç yemeye kalktım 'Züppelik yapma ulan!' diye ayıplandığım için yiyemedim. Sonra İnci'ye gittik. Profiterol 35 kuruş, sosisli ise 25. Bu Metin'in kafasını karıştırıyor 'Profiterol de 25 kuruş olmalı' diyor 'Netice olarak her ikisi de yiyecek' Bu mantık karşısında kimse bir şey diyemedi! Ben 'Oğlum ye pastayı parayı da verme' dedim. Bu İnci'de mümküm. Dükkana girer girmez, tezğahın üzerinde dizili olan profiterollerden birini alırsın, yedikten sonra sanki parayı verecekmiş gibi arka taraftaki kasaya doğru yürürsün, oradaki soğuk su dolabından bir bardak su içip tekrar öne gelir ve dükkandan çıkarsın. Sonradan bu işi çaktılar ve ilk önce kasadan parayı ödediğine dair fiş almak mecburiyeti getirildi. Bizim eve gittik. Haftaya yeni bir piyes hazırlamaya başlayacağız. Rejisör Hillary Sumner Boyd piyes seçimini bize bıraktı ama biz bir türlü anlaşamıyoruz. Ben alkışlanmak için komedi oynayalım isityorum ama Hamit illa da Pinter oynayalım diyor. Sonunda İbsen'in Vanya Dayı'sında karar kıldık. Ben Vanya Dayı olacağım. Bir şartla kabul ettim 'Melek de oynarsa' dedim. 'Tamam' dediler. Yarın Fenerbahçe-Beşiktaş maç var. Maç saat ikide ama maça girebilmek, kapalının tam ortasında oturabilmek için o akşamdan Dolmabahçe'ye gitmek lazım. Bizimkilerden hiç birinin futbol ile alakası yok. Onlar maça girmeyecekler ama aşağıya gelip benim ile bir kaç zaman geçirecekler. Tabi bedavaya değil, onlara kokoreç ısmarlamam lazım. Onlar çıktı, beni aşağıda bekleyecekler. Ben anneme çaktırmamak için odama girdim ve o odasına girince de sıkı giyindim ve pabuçlarımı elime alıp çaktırmadan evden kaçtım. Dolmabahçe'ye indik, ben sıraya girdim ve Pazar sabahı saat dokuzda kapılar açılınca da kavga döğüş içeri girdim. Maçı kazandık, çektiğim eziyete değidi. Ama kısık sesle eve dönünce Annem işi anladı ve açtı ağzını yumdu gözünü. İşte benim gençliğimin tipik bir hafta sonu hikayesi.  Hillary Clinton'un rüyası!
16.Şubat.2008
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Favori olarak ekle (2) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 46 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |