Aşağıdaki yazıyı dört sene önce yazmışım. Şimdi tekrar etmek zamanı geldi: Taa çocukluğumdan beri Türkiye'de nükleer santral yapılmasından hep korktum. Belki sizlere komik gelecek ama bu korkumun ana kaynağı bizim 1945 modeli Frigidaire marka buz dolabı idi. O zamanlar buz dolabı bulunmaz bir nimet. Bir mahallede ya bir ya da iki tane var. Bütün mahalle o bir iki buz dolabını kullanır. Bozulması muhtemel olan yemekler rica minnet buz dolabı sahibi olan komşulara gönderilir, hatırı sayılır misafir gelip de buzlu rakı içmek icap ettiğinde de komşudan rica minnet buz istenilirdi. Bizim hasbel kader bir buz dolabımız vardı. Ve biz nereye taşınsak tabii o dolap da bizimle gelirdi. Her taşınmadan sonra da dolabın kalktığı yerde bir kaç vida, civata v.b. kalırdı. Annem her defasında telaş eder, usta çağırır gelen ustalar (!) da 'Merak etme hanım, bu gavurlar fazla parça kullanırlar, bu vidaların olmaması dolaba hiç tesir etmez' derlerdi. Sonunda bir gün bizim Frigidaire yürümeye başladı ve gidip karşı duvara çarptı. Zan edersem o güne kadar içinden bir kaç kilo vida filan düşüp gitmişti. Evdeki diğer aletler için de benzeri lafların edildiğini zaman içinde duymuştum. Sonra bir gün Karaköy-Tünel arasında çalışan Tünel'in kayışı koptu ve vagonları parçalandı. İnsanlar öldü. Büyüklerin 'Bakımı yapılmamış' dediklerini hep hatırlarım. Bir komşumuz vardı, otomobilini hep kendi tamir etmek için uğraşır ve sağdan soldan bulduğu uyduruk parçalarla o arabayı yürütmeye çalışırdı. Sonunda bir gün o araba yolun ortasında yandı. Rahmetli babam Ankara'da yaşadığı için sık sık trenle Ankara'ya giderdim ve hemen her defasında tren Polatlı civarında arızalanıp, Ankara'dan yedek lokomotif gelmesi beklenilirdi. Hep de aynı lafı duyardım 'Birader, ne olacak doğru dürüst bakım yapılmıyor ki!' Yani diyeceğim bizim Türk milleti tedbir almakta, cihazların bakımında pek itinalı hareket etmez. Hal böyle olunca da nükleer santral gibi çok teknik bir şeyin Türkiye'de kurulması ihtimali beni ürkütür. Hele bu nesnenin arızlandığı zaman etrafına ölüm saçtığını hem de seneler boyu ölüm saçtığını da düşününce tüylerim ürperir. Ecevit'in son başbakanlığı zamanında bu proje rafa kaldırılmıştı. Şimdi AKP iktidarı nükleer santralı yeniden kaşımaya başlamış. Bu haberi dinlerken aynı saat içinde duyduğum bir iki haber daha aklıma geldi. Batman'daki rafineri bir şeyler sızdırdığı için şehir hafiften yanıyormuş ve daha da fazla yanabilirmiş. Bu bir. Bir de Türkiye'de imal edilen ilaçların % 25'nin sahte belgeler kullanılarak alınan izine istinaden yapıldığı haberi var. Şimdi bütün bu haberleri ve Türk milleti hakındaki altmış senelik kanaatlerimi bir araya getirince, bu mutasavver (planlanmış, düşünülmüş) nükleer santralın yapılmasını hiç ama hiç istemiyorum. İlaçtan çalan, hastanede yatan garibanlarını organlarını çalıp satan, bakanı canlı yayında radyasyonlu çay içen, Cumhurbaşkanı (Kenan Evren, 1986, Çernobil faciasından sonra) 'Biraz radyasyon Türk milleti için faydalıdır' diyen, bir rafineriyi bile doğru dürüst idare edemeyen, evlerine aldıkları hiçbir cihazın kullanma kılavuzunu okumayan, çıbanlarını kezzap dökerek tedavi etmeye çalışan, kurban keseyim derken kendi kolunu bacağını kesen, ciddiyet, eğitim ve disiplinden çok uzak, teknoloji özürlü olan insanların çoğunluk teşkil ettiği bir toplum böyle tehlikeli bir şeyi nasıl işletir? Unutmayın bundan önce planlanan reaktör tam deprem fayının göbeğindeydi. Yazık değil mi bu Türk insanına? İçirdiğiniz radyasyonlu çaylar yetmedi mi? Hidroelektrik, güneş, rüzgar v.b. enerji imkanları çok bol olan memleketimizde, neden bu kaynaklara rağbet edilmez de illaki birileri komisyon alsın diye başımızı nükleer belaya sokmaya çalışırlar? Neden halk şuurlu elektrik kullanma konusunda eğitilmez? Yapmayın, etmeyin. Unutmayın ölümüne sebep olacağınız her on insandan, dördü size oy verdi!
Artık buralarda da kalmadı! Bir hususu hiç kabul edemiyorum. Son elli senede İstanbul'a akın eden 15 milyon insan buraya neden geldiler? Geldikleri yerlerdeki maddi imkansızlıktan, okul olmamasından, hiç bir kültür fırsatı bulunmamasından filan değil mi? Tabi bu yoklar listesini daha da uzatabiliriz. Peki büyük şehirin kültür ve nimetlerinden istifade etmek için İstanbul'a gelenlerin çok büyük çoğunluğu, bu konuda ne yaptılar acaba? Kimse darılmasın, kızmasın ama geldiler ve hiç bir şey yapmadılar. Köylerinin bir kötü benzerini kurdukları mahallelerde, eskiye nazaran daha perişan bir hayatı yaşamaya başladılar. Hiç olmaz ise Anadolu'da iken mükemmel bir tarım kültürleri vardı. Buraya gelince o da bitti. Diğer memleketlerde, büyük şehirlere göç edenler, gittikleri yerin kültüründen, adetlerinden, nasip almaya çalışırlar. Orada yaşayanlar gibi konuşmaya çalışırlar. Çünkü her memleketin lisanının en doğrusu o büyük şehirlerde konuşulur. Londra, Paris, New York'da bu böyledir. O memleketlerin ahalisi de oralarda konuşukan İngilizceye, Fransızcaya heves edip, onlar gibi konuşmaya çalışırlar. İngiltere'de 'Kralın İngilizcesini öğrenin' diye ilan veren mektepleri hatırlarım. Biz de ise aksi oldu. Tabi bunda Türk Dil Kurumu denilen müessesenin de büyük günahı var. Dek, kez, değin gibi kelimeler, kadar-defa-kere-sefer gibi kelimeleri, Türkçe'nin kullanılmaz kelimeler bölümüne attı. Evet, peki, öyle kelimeleri de kalktı, onların yerini hee aldı. Lazım, lüzumlu, şart da yerlerini gerek'e terk ettiler. Tamam, bütün kalktı yerlerine tüm geldi. Şehir 'malmakat' oldu, memleket de ülke! Artık hiç bir şey devam edemez ancak sürer! Son, nihayet yok ama bitim var bitim! Konuşma durumu böyle. Peki başka sahalarda ne var ne yok? İstanbul'da yaşayıp da kültür imkanlarından nasiplenen mi var sanki? Acaba Eyüp Sultan ve bir kaç türbe haricinde hangi tarihi yeri ziyaret etti bu yeni İstanbullular? Tiyatro, müze, sergi, konser, galeri how are you sunuz? İstanbul'a geleli seneler geçti ama bir çok vatandaş kendini hala başka bir yerde zannedip 'Aman kafama buz düşmesin' diye yaz, kış yolun ortasından yürür. Arkasından gelip, klakson çalan arabaya da dönüp 'Ulan burada ne işin var' dercesine ters ters bakar. İstanbul'a gelip de deniz görmeyen, bir kıtadan diğerine geçmeyen milyonlarca insan var. İstanbul'un göbeğinde yaşayıp da hala 'Töre' deyip kızını, karısını kesen var. İbrahim Tatlıses, zaman zaman tatlı bir eda ile 'Urfa'da Oxford mu vardı da biz gitmedik?' diye bir müdafaya girişir. Doğru, Türkiye'nin hemen her yeri geri kalmış ve eğitim imkanı olmayan yerler. Ama bu halden şikayet edip de İstanbul'a gelmeyi planlayanlara bir çift sözüm var. Son elli sene içinde İstanbul da artık Türkiye'nin çok geri kalmış bir bölgesi haline getirildi. Hiç heves edip de buralara gelmeye kalkışmayın. Burada da artık medeniyet namına hiç bir şey kalmadı gibi. Haberiniz ola!
05.08.2008
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Favori olarak ekle (2) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 47 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |