|
Bıçkın bir delikanlı olan Serdar, lotodan hatırı sayılır bir para kazanınca doğru uzun zamandan beri methini işittiği Küba'ya gitti. Gitti ama nerede ise gittiğine gideceğine de pişman oldu. Çünkü Küba'da hiç kimse Türkçe konuşmuyordu ve Serdar da Türkçeden başka hiçbir lisan bilmiyordu. Eline bir bloknot ve kalem aldı, gittiği her yerde resim çizerek derdini anlatmaya çalıştı. durdu. Bu arada da önüne gelene 'Hemşerim sen Türkçe bilir misin?' diye sormaktan kendini alamıyordu ama nafile, hiç kimse de Türkçe bilmiyordu. Serdar, resim çizerek lokantada, otelde, çarşıda derdini anlatabiliyordu ama iş çapkınlığa geldiği zaman resim çizmek pek çare olmuyordu. Bir akşam Serdar, bir bara girdi ve harika bir Havana Dilberi ile karşılaştı. Kıza hayran olan Serdar, hemen onun yanına gidip resim çizmeye başladı. Ancak içerisi karanlık olduğu için, kız Serdar'ın çizdiği yatak resimlerini göremiyordu bile. Son çare olarak Serdar, kıza 'Hemşerim' diye sordu 'Sen Türkçe bilir misin?' Kız 'Biirez bilieyrim' diye cevap verince sanki dünyalar Serdar'ın oldu. 'Biraz bilirsin ha?' diye sordu. 'Acaba ne kadar bilirsin?' Kız 'İyermi beşş dolar' diye cevap verdi.
Gitti ayakkabı! Mustafa bir akşam bürosundan çıkarken çok beğendiği bir sekreteri, arabası ile evine bırakmayı teklif etti. Kız razı olunca da çok sevindi. Araba ile Boğaz'a hakim bir tepeye gidip manzara seyrettiler, sohbet ettiler ve birden Mustafa'nın aklına o akşam karısı ile bir yemeğe davetli oldukları geldi. Yanındaki kızdan bin bir özür dileyerek onu evine bıraktı ve şimşek gibi kendine evine gidip karısını aldı. Tabii Mustafa, karısına biraz önce arabada olan kızdan hiç bahis etmedi. Davetli oldukları eve doğru giderlerken Mustafa, gaz pedalının altında bir şey olduğunu fark etti. Eğilip baktı ve orada bir tek kırmızı ayakkabının durduğunu gördü. İçinden 'Salak kız, ayakkabısını düşürmüş' diye düşünen Mustafa, karısının meşgul olduğu bir an kolladı ve eğilip ayakkabıyı oradan aldı. Biraz sonra da camı açıp, ayakkabını dışarı attı. Biraz sonra davetli oldukları yere vardılar. Mustafa arabayı park etti. Aşağı indi ve karısının kapısını açıp 'Haydi canım in' dedi. Kadın eğilmiş, yerde bir şeyler yapıyordu, Mustafa'ya seslendi 'Mustafacığım, yeni olduğu için ayakkabılarım biraz ayağımı sıkmıştı, onları çıkarttım, şimdi ayakkabımın bir tanesini bulamıyorum. Bak bakalım arkaya mı kaçmış canım? Kırmızı bir ayakkabı olacak...'
Kekik Hazmı kolaylaştırır, yemeklere lezzet verir. Kramp çözer, balgam söktürür, sistemi mikropardan temizler. Akciğer, bronşlar, mide ve bağırsaklar için çok faydalıdır. Çay gibi içilebilinir, gargara olarak kullanılabilinir, kekik melhemi yapılarak romatima, eklem ağrıları ve cilt bozukluklarında kullanılır. Kekik çayını kaynatmadan, sadece sıcak suda demleyerek hazırlayın. Kaynatınca içindeki faydalı maddeler uçar.
Cenk Koray'dan Bir melek, diğer meleğe sormuş 'Yarın hava nasıl olacakmış?' Melek 'Bulutlu' diye cevap verince ilk Melek 'Oh ne iyi demiş, demek oturabileceğiz.'
Kiliseyi yüceltmek! Bizim medya yabancı kelime kullanmaya pek meraklıdır. İşin komik tarafı bunların büyük bir kısmını da bilir bilmez kullanır. Son zamanlarda moda olan üç yabancı kelime var; karizma, anektod ve duayen. Bunların üçü de Fransızca. Karizma 'Bir insana, hakikatı yayması, kiliseyi yüceltmesi için mukaddes ruh tarafından bahşedilen kuvvet' manasına geliyor. Yani öyle kaytan, arabesk bıyıklı olmak veya Paper Moon'a Porsche marka otomobil ile gitmek insanı karizmatik yapmıyor. Kafayı kazıtmak veya artistler ile dolaşmak da karizmayı artırmıyor. İlle de Kiliseyi yücelteceksin ve hakikatı yayacaksın! Duayen 'Bir memleketteki yabancı misyonların azaları, kordiplomatik mensupları arasında en kıdemli olan zat' için kullanın bir sıfat. İstisnai hallerde diğer meslek gruplarının ustaları, pirleri için de kullanılır. Ama hiç lüzum yok. Gördüğünüz gibi bizim lisanımızda usta, pir, üstad gibi ne kadar güzel kelimeler var. Hele çoğul olarak hiç kullanılmaz. 'Gazetecilerin duayenlerinden' demek yanlıştır. Bir meslekte, ancak bir tane duayen olabilir. O ölünce sonraki kıdemliye bu paye verilir. Usta ve kıdemli gazeteciler için, bir zamanlar Burhan Felek'e verilen Şeyhül Muharririn payesi de, edebiyat ve basın dalında hangi unvanın kullanılacağına seneler önce işaret etmiştir. Anektod ise 'bilhassa meşhur insanların hayatından alınan hoş hatıralar, eğlendirici ve düşündürücü laflar, fıkralar' demektir. Bu kelimeyi kullanmaya da hiç lüzum yok. Hatıra, fıkra, vecize, hikaye kelimelerinden birini kullanarak. Daha kendi lisanımızı doğru dürüst kullanmayı bilmeyenlerin, sırf 'Bak ben neler biliyorum' diyebilmek için başka lisanları da bozmaları komik bir iş doğrusu.
13 Aralık 2007 ahmetc@gune
Favori olarak ekle (11) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 81 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |