|
Şiir, Çocukluğumun Kısa Tarihidir Gökhan Akçiçek kimdir?Adı da şiir gibi olan bu şairi tanıtır mısınız? Gökhan Akçiçek; bu çağda yaşamaktan ve büyümekten acı duyan bir çocuk. Hayatından satırbaşları ise şöyle: Giresun Alucralı bir ailenin ilk çocuğu olarak 1961 Mart 15”te Ordu”da doğdu. 19822den beri eğitimle ilgili bir kamu kuruluşunda görevli. Anadolu Üniversitesinde Sosyal Bilimler dalında yüksek öğrenim yaptı. İlk şiir dosyası “Bulutlar Örtmese Güneşi” ile 1992 yılı Millî Eğitim Bakanlığı Çocuk Kitapları yarışmasında şiir ödülünü, dosyanın 1995”te Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanmasıyla 1995 Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülü”nü aldı. “Bülbül Deresi Şiirleri” yine Millî Eğitim Bakanlığının yayınlarından 1996”da, “Çocuklara Ölüm Yakışmaz” ise 2001”de Kültür Bakanlığı yayınlarından çıktı. Peki, bu ödüllerden sonra neler hissettiniz? Ödül almak güzel şey. Çalışmalarının değerlendirilmesi her yazar için onur ve gurur verici bir durum. Ben özellikle çocuklar adına sevindim. Çocukların gündemde olması çok güzel. Yayımlanan kitaplarınızın gereken ilgiyi gördükleri söylenebilir mi? Bu konuda kendimi biraz şanslı sayıyorum. Üç kitabım için de edebiyat çevreleri olumlu görüş bildirdi. Yazar olarak sorumluluğunuz daha da artıyor. Zaten bir yazarı bundan başka ne mutlu edebilir ki. Ödüller de aldım ama okuyucunun memnuniyeti, yazar arkadaşlarınızın kitaplarınızdan övgüyle söz etmesi en iyi ödül olsa gerek. Değerlendirmelere ve antolojilere dâhil edilmek güzel. Yazma şevkiniz artıyor. Küçükler için yazmak ya da Çocuk Edebiyatı kavramı sizin için ne ifade ediyor? Ben edebiyatın küçüğü büyüğü olmayacağı kanısındayım. Ama böyle bir adlandırma var. Benim yazdıklarım da Çocuk Edebiyatı başlığıyla değerlendirildi. Bu durum benim isteğim dışında gelişti. Edebiyatın bütün kuralları ve önceliklerinin geçerli olduğu ağır bir işçilik ve titizlik gerektiren bir alan bence Çocuk Edebiyatı. Çocuğu önceleyerek yazma. Benim yazdıklarım bir yerde bu kavramla örtüşmüyor. Çünkü ben çocuklar için değil, çocuk acılarını azaltmak, o acılara dikkat çekmek için yazıyorum. Çocuk asla kendisine yukarıdan bakılmayı, vaazı ve ona bir şeylerin empoze edilmesini istemiyor. Düşünün daha geçen gün yedi yaşındaki kızım İlayda Merve: Babacığım, yaşananlar bir daha neden tekrar etmiyor. Diye sordu. Cevabını verebilir misiniz? Şimdi bu çocuğa, kızım bak bu yazdıklarımız sizin için diyebilir miyiz? Yoksa o kendine ait olacakları edebiyatın içinden seçip bulamaz mı? Çok ince bir çizgi... Onun için ben de 7 yaşından 77 yaşına kadar bütün çocuklar için yazıyorum. Böylesi daha iyi. Ziya Osman Saba”dan bu yana şiirimizde ihmal edilmiş bir duyarlılık, yani bir merhamet eksikliği hissediliyordu. Bu salya sümük bir merhamet değil. Modernizmin hayatımızdan söküp aldığı ince bir nakıştan bahsediyoruz. Eskiden evlerimizde ceylanların su içtiği duvar halıları asılıydı. Şimdi yok. Şiirlerim o ince nakışın desen almasıdır. Sizce çocuk şiiri hangi niteliklerde olmalıdır? Başka bir deyişle şiirlerinizi yazarken nelere dikkat ediyorsunuz? Sorunuzu çocuk yazınını genelleyerek cevaplayayım. “Güzel Yazılar” dergisinin Kasım-Aralık 2001 sayısındaki bir yazısında Mehmet Güler çocuklar için yazmayı; “Çocuğun süt dişleriyle yazmak” olarak tanımlıyordu. Ne kadar yerinde bir tanım. Evet, çocuğun süt dişleriyle yazmak. Ziya Osman Saba”dan bu yana şiirimizde ihmal edilmiş bir duyarlılık, yani bir merhamet eksikliği hissediliyordu. Bu salya sümük bir merhamet değil. Modernizmin hayatımızdan söküp aldığı ince bir nakıştan bahsediyoruz. Eskiden evlerimizde ceylanların su içtiği duvar halıları asılıydı. Şimdi yok. Şiirlerim o ince nakışın desen almasıdır. Ülkemiz Çocuk Edebiyatı yazarları “Çocuk Edebiyatı” kavramına nasıl bakıyor?Ya da böyle bir tanımlamada siz kendinizi nerede görüyorsunuz? Yazarlarımız Çocuk Edebiyatı konusunda köklü bir geleneğin mirasını devralmadıkları için ülkemiz çocukları bugüne kadar nitelikli Çocuk Edebiyatı ürünleriyle arzulanan ölçüde kucaklaşamadı. Bunun zorluğunu yazar sayımızın az olmasında değil �çocuğa yakalanmayı� göze alamayan ve konu çocuk olunca �yan çizen� yazarlarımızın tutumunda aramak gerekir. Çocuğu önceleyen bir tavrın yazarlarımızca kabul görmesinin bir göstergesi olsa gerek, çocuk yazınında son yıllarda görülen kıpırdamayı oldukça sevindirici bir gelişme olarak görüyorum. Çağımızda her çocuk kanayan bir sözcük. O sözcükleri, örselemeden alfabedeki yerine yerleştirmeye uğraşan; çağdaşlarıyla ön saflarda yürüyen yazarlarla büyüyecek çocuksu yazınımız. Çocuk acıları sürdüğü sürece kitaplarımın kapağı hep açık kalacak. Şiirlerinizin ana izleğini “çocuk acıları” oluşturuyor. Günümüz çocukları acılarla daha mı çok yüz yüze? Modernizm günlük hayatımızı kolaylaştıracak olanaklar sundu bize. Parmaklarımızın önünde yüzlerce alternatif ritüel oluşturdu. Ama gitgide daha da yalnızlaştık. Kendi masallarıyla büyümeyen bir nesil yetiştiriyoruz. Ve bu çağ bir yangın yeri. Savaşlar, hastalıklar, ölümler... Bunların hiçbiri bu çağda olduğu kadar yağmadı çocukların üstüne. Çocuğu tüm bunlardan soyutlayıp, hiçbir şey yokmuş gibi yazabilir miyiz? Ona steril bir yaşam sunmanın yolu bahsettiğimiz olumsuzlukların ortadan kaldırılmasıyla olası değil mi? YAĞMUR KAÇAĞI Beni en yakın Yağmurda bırakın Ama, Ellerimi ceplerimden Çıkarmamı istemeyin sakın. Çünkü tırnakları derin kesilen Bir çocuğum ben Avuçlarımı yağmura Tutamam bu yüzden. Çocuklar için yazan yazarlarımız büyümemiş birer çocuk mudur sizce? Başka türlü olamaz. Evet hepsi de birer çocuk aslında. Bakmayın kocaman cüsselerine, ciddî görünüşlerine. Siz hiç yakından Mustafa Ruhi Şirin”i, Salih Zengin”i, Ali Burhan Eren”i gördünüz mü? Ben gördüm. Hepsi de ders zilinin bir an önce çalmasını bekleyen yaramaz çocuklar gibiydi. Ceplerini arasanız mutlaka kuş tüyü, gülkurusu, gazoz kapağı ve serçe parmakları kadar kalmış kurşun kalem çıkar. Bir fizikçinin söyledikleri bizimle ne güzel örtüşüyor. Şöyle demiş Newton:”Dünya beni ne gözle görür bilemem; fakat kendi gözümde ben bilinmeyenlerin sonsuz okyanusu kıyısında, diğerlerinden daha düzgün ya da daha renkli bir deniz kabuğu arayarak eğlenen bir çocuğum. Evet, ömrümüz o düzgün ve parlak deniz kabuğunun peşinde geçecek. Genel olarak sanat, özel olarak da şiir deyince... Sanatın tarifinin her kültürde aynı olduğu kanısındayım. Öncelikle insana ait bir özellik ve sıcaklık taşır. İnsanın kendini, duygularını kısaca yaşamı ifade ediş biçimidir. İnsanoğlu bunu gerçekleştirirken farklı farklı enstrümanlar kullanır. Kimi konuştuğu ve yazdığı dili seçer, kimi bir müzik aletini, kimi fırçasını, kimi ise çekiç kullanır bu uğraş için. Örnekleri çoğaltmak olası. Sanat: İnsan duygu, düşünce ve hayalinin özgün bir üslûpla estetize edilmesidir. Sanatı bir ağaca benzetirsek şiir de o ağacın bir dalıdır diyebiliriz. Şair kendini ifade ederken günlük konuşma dilinin dar kalıplarından çıkmak ister. Çünkü söyleyecekleri yavan ve sıradan değildir. Şiiri tarif ederken her şair farklı şiir açılımları geliştirebilir. Kısaca şöye diyebiliriz: Arı bal yapar ama balı tarif edemez. Şiirin görevi sizce nedir? Bu görev olmalı mıdır? Bu, sizin ve toplumun şiirden ne beklediğine bağlı. Şiir insanlara her hangi bir düşünceyi, yaşama biçimini, olayları kavrama yetisini empoze edemez. Ettiği an o metin şiir olma özelliğini kaybeder. Bu anlamda şiirin bir görevi olmaz ve olmamalıdır. İlham nedir? Şiirde ilhamın yeri var mıdır? İlham şiirin özelliklerinden biridir. Daha doğrusu şairi tetikleyici en önemli unsurdur. Ama şiir yalnız ilhamla yazılmaz. Şiiri besleyen, şekillendiren diğer etkenlere de ihtiyaç vardır. Şair kimdir? Kim olmalıdır? Nasıl olmalıdır? Şair toplumun vicdanıdır. Aynı zamanda çağının tanığı olmak zorundadır. Ruhunda hep başkaldırı vardır. Uysal değildir. Uysallaştığı an şair olmaktan çıkar. Sorgulayan, eleştiren, bir tavrı vardır şairin. Ama bunu yaparken didaktik bir söylemi benimsemez. Ucuz, kuru, sığ ve kör bir bakış onun üslûbu değildir. Bir şairimiz şöyle demişti: Ayna sandım şiiri. Buradan hareketle şair ayna tutandır: Ruhumuza, benliğimize, yüzümüze... Siz hiç yakından Mustafa Ruhi Şirin’i, Salih Zengin’i, Ali Burhan Eren’i gördünüz mü? Ben gördüm. Hepsi de ders zilinin bir an önce çalmasını bekleyen yaramaz çocuklar gibiydi. Ceplerini arasanız mutlaka kuş tüyü, gülkurusu, gazoz kapağı ve serçe parmakları kadar kalmış kurşun kalem çıkar. Şairin bir görevi var mıdır? Yazdığı dilin güzelliklerini, zenginliklerini ve tınısını çağdaşlarına ve kuşaklara aktarmak. Yani, “kendi şiirini” yazmak. Hikâyesi olan şiirleriniz var mı? Her sanat yapıtı, edebî değer taşıyan her yazınsal ürün bir yönüyle otobiyografik izler taşır. En son yazdığım şiirden biri olan “Mevsimin İlk Karı’nı” buna örnek verebiliriz. Mart ayının ortalarında, şehir merkezinde anne babası ile kaldırımda yürüyen 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu gördüm. Giyim kuşamlarından maddî durumlarının pek iyi olmadığı anlaşılıyordu. Kızımızın ayağında en az üç numara büyük ve topuklu bir ayakkabı vardı. Hâllerinden hastaneden çıkmış oldukları izlenimi edindim. Ki, çok geçmeden Konak eczanesine uğrayıp bir şeyler sorup çıktılar. O kız çocuğunun hâli beni hayli duygulandırdı. Ayağına uygun bir çift ayakkabı almayı düşündüm. Onları incitirim korkusuyla, ağırlarına gidip gitmeyeceği muhasebesini yaparken cebimde yeterli paranın da olmadığını anladım. Sadece arkalarından öylece bakakaldım. Ve dudaklarımdan şu mısralar döküldü: MEVSİMİN İLK KARI Ey çocuk, Kaldırımlar seni Genç kız sanıyor Ayağına üç numara büyük gelen Topuklu ayakkabın Hayatla seni akran kılıyor. Sen geçtin Eskidi yüzü sokağın Ve mevsimin ilk karı gibi Üstümüze yağdı O gül dudağın GÖKYÜZÜNE ŞARKI Ey rüzgâr Ellerimi al Bir kuşun kalbine koy Uçur dünyanın Bütün acılarını Gün gelir Gökyüzü kuşlarla dolar Gülümser bir çocuk Deniz hatırlar Şarkılarını� İsmi konmamış çocuklar annesi Gün gelir Senin de şarkın unutulur Odalara sığmayan sesin Başıboş bir top gibi koridorlarda Zıplar, zıplar ve durur. Beğendiğiniz şairler kimlerdir? Türkçe yazan bütün şairler. Ziya Osman SABA, Hüseyin ALEMDAR, Cahit KÜLEBİ, Abdulkadir BUDAK, Sefa KAPLAN ve Sunay AKIN. Etkilendiğiniz, kendisini örnek aldığınız sanatçılar kimlerdir? Türk kültürüne hizmet etmiş, o yapıya küçük de olsa bir tuğla koyan herkese saygı duyuyorum. Şiirlerinizde en çok hangi konular üstünde durdunuz, neden? Bunu özel bir sebebe dayandırmak mümkün mü? Şiirlerimde “Çocuk Acıları” başat gidiyor. Çocukluk günlerinin özlemi, kaybolan güzellikler, yaşamın onca acımasızlığı içinde sevinci var etme çabası... Sebebi ise içimdeki çocuğun ölmesini istemememdir. Özellikle çocuklar için yazmanızın sebebi nedir? Her yazarın eserini oluştururken kullandığı dili ve üslûbu, onun kimler için yazması gerektiğini bir bakıma ortaya çıkarıyor. Yazma serüvenimin başladığı günden beri yazılarımda hep çocuksu bir tat, çocuksu bir duyarlılık görüldü. Çocuklar için yazmayı sorumluluk olarak gördüm ve bir bakıma içimdeki çocuğa yalnızlığını unutturmak istedim. Çocukluğunuzu, şiirlerinize yansıttınız mı, ne oranda? Evet. Çocukluğumun bütün renkleri, tatları, kokuları, sevinçleri, acıları, umutları ve hayalleri şiirime sinmiştir. Sevgi, sevinç ve biraz da hüzün dolu çocukluğumun masmavi günlerinden kopup gelen şiirler bunlar. Çocukluğumun kısa bir tarihi. Sizi şiir yazmaya teşvik eden sebeplerden bahsedebilir misiniz? Şairlik bir mizaç işidir. Sonradan çabalarla oluşan bir durum değildir şairlik. Doğuştan ruhunuza konan bir duyarlılıktır. Yaşadığınız dünya, çevrenizde olup bitenler, acı veren gelişmeler şiirinize yansır. Ben bütün acılara ve olumsuzluklara (özellikle çocuklar için) şiirimle tepki göstermeye gayret ediyorum. Acıları bir parça olsun dindirmek istiyorum. Şu an uzun yıllar önce bir gazeteye verdiğim söyleşiden bir cümle geldi aklıma. Şöyle demiştim söyleşiyi yapan arkadaşa: “Çin’de bir çocuk ağlasa gözyaşları avuçlarıma dökülür.” O günden sonra tam on yıl geçmesine rağmen avuçlarım hiç kurumadı. Avuçlarım kuruduğu zaman şiir yazmayı bırakabilirim. SOLAN GÜNE ŞARKI Gün ışır birazdan penceremize Tut elimden Yürüyelim anne Bir çınar kuşlara dönen yüzüyle Yapraklar döksün kalbimize. Yazdığınız şiirler arasında en beğendiğiniz şiir hangisidir? Böyle bir seçmeyi yapmak şimdilik erken ve imkânsız görünüyor. Çok zor böyle bir seçimde bulunmak. Benim için bütün şiirlerim aynı değerde. Ancak, okuyucu için farklı değerlendirmeler olabilir. Şair için böyle bir seçimde bulunmak çok zordur. Çocuklara yazdığınız bir şiirinizde “Bağcıklı bir potinim/suluboyam, resim defterim/ve bir de sarı bisikletim/olsun isterdim/ne yazık ki olmadı/ama engel değil hiçbiri ellerim ceplerimde/yıldızlara bakarak/şarkı söylememe” diyorsunuz. Bu dizeler sizin çocukluğunuzu da içeriyor diyebilir miyiz? Bahsettiğiniz şiir “Çocuklara ÖlümYakışmaz” kitabımdaki “ Afgan Çocuklarına Mayın Dersleri” başlıklı bölümde yer almıştı. O şiir hem Afgan çocuklarının dramını hem de çocukluğumun izlerini taşır. İsmini unuttum, batılı bir yazar söylemişti:”Bir yazarın tükenmeyen arşivi çocukluğudur” diye. Suluboya, resim defteri çocuğun dünyaya açılan ilk penceresidir. Resim defterleri her çocuğu ele verir. Psikiyatristler resim defterlerini inceleyerek o çocuğun ruh hâlini, ilerde ne olabileceklerini çözebilirler belki. Çocukluğumuzun kara kutusudur o defterler. Arzularımız, hayallerimiz, sevinç ve acılarımız o deftere gömülüdür. Bir ülke işgal ediliyor, iktidardakiler yıllar boyu uçaklarla bubi tuzaklı oyuncaklar bırakıyor o ülkenin dağlarına, köylerine. Oyuncak diye bulduğu bir bebeği okşayan çocuk birkaç saniye sonra parçalanacağını, sakat kalacağını hesaplayamıyor. Düşünebiliyor musunuz? Tüm sınırları mayınlanmış bir ülke, köyler, kasabalar arasında silme mayın döşeli. Afganistan’da o kadar çok sakat kalmış çocuk var ki en sonunda ilkokul programına mayın dersi konuyor. Bu acı karşısında şair ne yapabilir? Küçüklüğün de mahalle takımına alınmayan çocukların şiiridir benim şiirim. O takıma seçilenlere uzak düşer bu şiirler... Ülkemizde ve tüm dünyada hayatı yaşanır hâle getirmeye çalışanlar işte o mahalle takımına giremeyen çocuklardır. Ve bu gerçek yıllar sonra daha da perçinleşti. Şöyle ki, Irak�ın işgali sonrası Amerikalı askerlerle top oynayan Iraklı çocuk Amerikalıların yamuk topunu kastederek �Bu bizim topumuz değil.� dedi. Ben de buradan haykırıyorum: Küçüklüğünde mahalle takımına giremeyen çocuklar üzülmeyin, o top bizim topumuz değildi. Şiirle yaşamınız buluşuyor mu? Belki de söyleşimizin en can alıcı sorusu bu oldu. Bu sorunuza iki yazarın değişik tarihlerde yapılan söyleşilerde dile getirdikleri görüşleriyle başlayalım isterseniz. Şair Yılmaz Odabaşı’nın Hürriyet Gösteri’nin Mayıs 2002 sayısında yer alan söyleşisinde şöyle bir cümle geçer: “Meselâ Şükrü Erbaş, hiç Güneydoğu’ya gitmediği hâlde benden 1993’te birtakım slâytlar aldı, o slâytlara bakarak “Dicle Üstü Ay Karanlık” diye bir şiir yazdı. Sahici Aşklar Külliyatı’nın yazarı Cem Mumcu ile Hayvan Dergisi’nin Eylül 2003 sayısında yapılan bir söyleşide ise Cem Mumcu: “Ben bir şehre gideyim, onları gözlemleyeyim ondan sonra da yazarım. Olmaz. Sen o şehre tayin olursun, o şehirde aç yaşarsın, sürünürsün, romana döner.” der. Sizce hangisi samimî. Bence Cem haklı. Televizyonda, gazetede gördüğün, duyduğun çocuk acılarına oturduğun yerden şiir yazamazsın. O acıları yüreğinde hissetmek ve o sancıyı ömür boyu gömleğinin cebinde bir mendil gibi taşımaya hükümlü olman gerekir. Benim yazdığım her şiirin izi elektro kalp grafiklerimin o inişli/çıkışlı çizgilerinde satır satır bellidir. Tezgâhınızda neler var; şu an neler dokunuyor? Dördüncü şiir dosyamı ve ilk öykü dosyamı bitirdim. Dostlarım serzenişte bulunuyor, şiirden başka alanlarda da yazmamı salık veriyorlardı. Hiç denemediğim bir türdü öykü. İlk dosya acemiliğime rağmen bende doyumsuz bir tat bıraktı. Şiirle birlikte öyküyü de sürdüreceğim. Yeri gelmişken dördüncü şiir dosyamdan bahsedeyim biraz. Çocuk Edebiyatı başlığıyla adlandırılmayacak bir çalışma oldu. Kum Yazıları’nda çıkan şiirlerimin ağırlıkla yer aldığı bir dosya. Son olarak söylemek istedikleriniz? Küçüklüğünde mahalle takımına alınmayan çocukların şiiridir benim şiirim. O takıma seçilenlere uzak düşer bu şiirler... Ülkemizde ve tüm dünyada hayatı yaşanır hâle getirmeye çalışanlar işte o mahalle takımına giremeyen çocuklardır. Ve bu gerçek yıllar sonra daha da perçinleşti. Şöyle ki, Irak’ın işgali sonrası Amerikalı askerlerle top oynayan Iraklı çocuk Amerikalıların yamuk topunu kastederek “Bu bizim topumuz değil.” dedi. Ben de buradan haykırıyorum: Küçüklüğünde mahalle takımına giremeyen çocuklar üzülmeyin, o top bizim topumuz değildi. Söyleşi için teşekkür ederiz. Ben de Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi yönetimine teşekkür ediyorum. Popüler kültürün gündemi işgal ettiği bu kargaşa içinde göz ardı edilen bir konuyu konuştuk. Ethem BARAN-Hakkı USLU Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi
Favori olarak ekle (7) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 109 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |