–<< Ahlâk ve İnsan >>– Ahlâk saklanırsa ... (Ahlâk Yazıları : 1) (“Ahlâk kitaplarda kaldı” diye yaygın bir söz vardır. Ne yazık ki, yaşadığımız zaman diliminde kitap okuyan da kalmadı. Bu yazımızda ahlâkı, su ve rüzgâr ile konuşturarak kendi dilinden anlatmaya çalışacağız.) Ahlâk nedir ? Arapça bir kelime olan “ahlâk” kelimesi, “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk, yaratılıştan insana verilen huy anlamına geldiği gibi, tabiat ve karakter anlamlarına da gelir. Terim olarak ahlâkı ; insanın yaratılışından gelen ve ruhuna yerleşen alışkanlıklar şeklinde tanımlayabiliriz. Bu alışkanlıklar, toplum hayatında insanın yaşayarak elde ettiği iyi huylar ile kötü huylardır. Başka bir tarif ise ; iyi, güzel, doğru ve yararlı her ne varsa “Ahlâklılık”, kötü, çirkin, yanlış ve zararlı her ne varsa “Ahlâksızlık” diyebiliriz. Kaç türlü ahlâk vardır ? Ahlâk ya vardır, ya da yoktur. Herkese göre özel bir ahlâk türünden de söz edilemez. İnsan için ahlâk varsa “Ahlâklı İnsan”, ahlâk yoksa “Ahlâksız İnsan” diyerek iki ana sınıflama yapılabilir. Bu iki sınıflandırmanın dışında az ahlâklı veya biraz ahlâklı şeklinde bir tarif de yapılamaz. Ahlâkı olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte düşünürsek ; kısaca iyi alışkanlıklar ve kötü alışkanlıklar olarak iki davranış biçiminde tanımlamak mümkündür. Ahlâkın geniş bir tanıtımını ilerdeki “Ahlâk Yazıları”na bırakarak, <<Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere geldim.>> (Kenzu’l-Umman, c.2) diyen Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s) : <<Allah’ın Ahlâkı ile ahlâklanınız.>> (Fahrü’l Razi, VII. 93) kutlu tavsiyesine uyalım. Ahlâkı değişik bir açıdan değerlendirmeye çalışalım. İnsanlara ders vermek için saklanmak ve kaybolmak isteyen üç arkadaş, ahlâk, su ve rüzgârın kıssasına dönelim. Kaybolursa bulanamayacak şey nedir ? Bu soruya aşağıdaki kıssa ile cevap vermeye çalışalım : Günlerden bir gün, üç arkadaş şöyle bir karar almışlar : “İnsanlar bizim kıymetimizi bilmiyor. Gelin saklanalım. Eğer biz saklanır ve kaybolursak ; işte o zaman kıymetimiz anlaşılır” demişler. Bu üç arkadaş “Su”, “Rüzgâr” ve “Ahlâk”, sıra ile kendilerinin insanlar için ne kadar değerli olduğunu, eğer kendileri saklanır ve kaybolurlarsa insanların da yok olacağını şu sözlerle anlatmaya çalışmışlar. Söze önce su başlamış ve demiş ki : ▬ Su : “İnsan vücudunun ortalama % 67’si sudur. Eğer ben olmazsam insan da olmaz. Ben o kadar kıymetliyim ki, insana hayat veren, damarlarında dolaşarak insan vücudunu oksijenle besleyen kan bile akıcı bir sıvıdır. Kalpten pompalanarak insan vücudundaki kilometrelerce damarlarda durmadan dolaşan kandaki hemoglobin görev yapmazsa, insanın ciğerlerine oksijen gitmez ve insan ölür. İnsan susuz kalınca yaklaşık 72 saat gibi bir sürede hayatı sona erer. Bu sebeple ben insanlar için çok önemli bir varlığım. Yeri ve zamanı gelince rüzgâr ile işbirliği yaparak yağmur olup yeryüzüne inerim. Böylece yeryüzü ve içindekiler canlanır, hayat bulur. Ben öyle önemli bir varlığım ki ; her kalıba girer, katı, sıvı ve buhar olarak bütün varlıkların içinde yer alırım. Irmaklar, göller ve denizler bendendir. Dünyanın 4 te 3 ü su değil mi ? İzin verirseniz önce ben saklanayım. Beni arayıp bulamayan insanlar ve diğer canlılar susuz kalarak kıymetimi anlasınlar.” Rüzgâr ve ahlâk saklanması için suya izin vermişler. Su saklanmaya çalışmış. Derin vâdiler arasındaki çukurlarda gizlenmeye gayret etmişse de vâdileri doldurup taşmış, bir türlü saklanamamış ve sonunda ortaya çıkmış. Sıra rüzgâra gelmiş ve rüzgâr kendisini anlatmaya başlamış : ▬ Rüzgâr : “Değerli arkadaşımız su, ne yaptıysa ve ne kadar çabaladıysa bir türlü saklanamadı, ortaya çıktı. Sıra bana geldi, ben saklanacağım. Yalnız insanlar ve bütün canlılar için ben sudan daha önemliyim. Eğer ben yağmur yüklü bulutları gökyüzünde yönlendirmezsem yağmur yağmaz ve yeryüzü susuz kalır. Su da iyi biliyor ki ben suya yardım edip onu yeryüzüne indiren en önemli bir yardımcıyım. Benim aslım havadır, ben havanın hareket ederek kendisine verilen görevleri yapan şekliyim. Ben olmasaydım çiçekler döllenemez, ağaçlar meyve veremezdi, insanlar meyve ve sebze yiyemezdi. Benim yokluğumda insanlar ve diğer canlılar yaklaşık 3 veya en çok 5 dakika gibi çok kısa bir sürede havasızlıktan, yâni oksijensizlikten ölürler. Demek ki ben, canlılar ve özellikle insanlar için, sudan da önemli bir varlığım. Sıra bana geldi. Saklanayım, yok olayım da insanlar beni bulamasınlar ve kıymetimi anlasınlar” demiş ve saklanmak için su gibi en kuytu yerlerde, sarp kayalıklar arasındaki dipsiz çukurlarda saklanmaya çalışmış. Arkadan gelen daha büyük rüzgârların etkisiyle esmeye başlamış, meydana çıkmış ve ne kadar çabaladıysa da saklanmayı becerememiş. Böylece sıra “Ahlâk”a, dolayısıyla onun eşi bulunmaz meyvesi “Nâmus”a gelmiş. Su ile rüzgâr, üzüntülü ve mahcup bir halde ahlâka demişler ki : ▬ Su ve Rüzgâr : “Arkadaş ! Ne yaptıysak ve ne kadar çalışıp çabaladıysak, ne yazık ki saklanmayı beceremedik. Sıra sana geldi. Şimdi seni görelim, sen saklanmayı becerebilecek misin ? Eğer saklanmayı becerebilirsen, biz senin emrine gireriz, ne istersen yaparız. Kıymetimizi bilmeyen insanlara hep birlikte ders veririz” diyerek ahlâkın saklanmasını istemişler. Ahlâk, onların bu samimi istek ve davranışlarına karşılık şu cevabı vermiş : ▬ Ahlâk : “Arkadaşlar ! Siz denediniz, çok büyük gayret gösterdiniz ama, saklanmayı başaramadınız. Beni de sizi de Yaratan Yüce Allah, sizin için : <<Rüzgârları aşılayıcı olarak göndeririz. Gökten su indiririz de sizi, onun ile sularız. Yoksa siz, onu (suyu) depolayamazdınız.>> (Kur’an, 15/22) buyurmakta ve sizi insanın hizmetine (emrine) vermektedir. Allah’ın yaratılış yasaları (Âdetullah) gereği kural böyledir. Demek ki siz depolanıp saklanamazsınız. Evet, sıra bana geldi. Fakat ben saklanmaktan vazgeçtim” demiş. Ahlâkın bu davranışı üzerine, sözlerini yerine getirmiş olan su ile rüzgâr, üzüntülü ve sert bir tavırla ahlâka şöyle seslenmişler : ▬ Su ve Rüzgâr : “Arkadaş ! Sen ve biz söz verdik. Biz sözümüzde durduk. Sen ise sözünden dönüyorsun ! Senin yaptığın hareket hangi ahlâk kuralına sığıyor ? Sözünden dönmek alçaklıktır ! Biz seni yüksek karakter sahibi değerli bir varlık olarak tanıyorduk. Sen alçak karakterliler gibi olamazsın ! Verdiğin sözden dönmemelisin ! Çünkü sen adı üstünde ahlâksın ! Lütfen sözünü yerine getir ve alçak olmaktan kurtul !” demişler. Ahlâk bu ağır suçlamalara karşı büyük bir olgunluk ve sabır göstererek şu cevabı vermiş : ▬ Ahlâk : “Arkadaşlar ! Evet, birlikte söz verdik ama, ben sözümden dönüyorum, suçlamalarınızda bir bakıma haklısınız. Ne var ki siz, işin dış görünüşüne göre beni suçluyorsunuz. Halbuki, işin bir de iç yüzü var. Siz kabukta kaldınız. Kabuğu kaldırırsanız işin iç yüzünü, yâni gerçeği görür ve bana hak verirsiniz” demiş ve eklemiş ; “Siz Allah’ın yarattığı canlı varlıklara, özellikle insanlara karşılıksız verdiği yardımcı varlıklarsınız. Allah sizi yeryüzündeki canlıların emrine vermiştir, saklanma hakkınız yoktur. ben ise seçimlik bir varlığım. Yüce Allah beni : <<Dinde (dünya hayatında, dini seçmede) zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.>> (Kur’an, 2/256) buyurarak seçimlik bir varlık (değer) haline getirmiştir. İnsanlar sonucuna katlanmak üzere beni seçer veya seçmez. Ben izâfi (göreceli) bir varlığım. Beni seçen için varım, işte o kişi ahlâklı, seçmeyen için yokum, o kişi de ahlâksız olur.” Bu uyarıyı anlamayan, aldatıldıklarını düşünen su ve rüzgâr, arkadaşları ahlâka büyük bir merakla sormuşlar : ▬ Su ve Rüzgâr : “Öyleyse gerçek nedir ?” Ahlâk, onların merak ettiği (anlamak istediği) gerçeği aşağıdaki sözleri ile dile getirmiş ve onlara büyük bir ders vermiştir. Ahlâkın verdiği ders nedir ? ▬ Ahlâk : “Siz saklanmayı denediniz. Ne yaptıysanız, ne kadar çalışıp çabaladıysanız, bir yol bulup saklanamadınız. Anlaşıldı ki insanlar sizden yoksun kalmayacak. Şunu iyi bilin ki, eğer ben saklanırsam hiçbir kimse beni bulamaz. Ben kaybolursam, insanlar artık bir daha bulup geri getiremezler. Böylece beni kaybedip bulamayan insanlar ahlâktan yoksun duruma düşerler.” Su ve rüzgâr söze karışarak şu soruyu sormuşlar : ▬ Su ve Rüzgâr : “İnsanlar ahlâktan yoksun kalırsa ne olur ?” ▬ Ahlâk : “Ahlâktan yoksun olmak ; “Ahlâksızlık” olur. İnsanlar ahlâksız olunca dünya düzeni bozulur. İnsan Allah’a değil, kula kul olur, mala ve makama tapar. Eşkıya ve eşkıyanın uşakları dünyaya hükümdar olur. Güçlüler güçsüzleri ezer. Koyunları kurt değil çobanlar yer. Herkes, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” diyerek devlet hazinesini yağmalamaya kalkışır. Soyguncular sözde âlimlerden düzmece fetvalar alır. Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Kırk yıllık “Yaniler” birden bire “Kâniler” sınıfına yükselir. Gün gelir ahlâk tanımayan insanlar iş adamı ve beyefendi olur, dünkü efendisinin karşısında kurum kurum kurulur. Dağdan inen bağdakini kovar. Mal, para ve makam karşılığı ahlâkını ve namusunu satan namussuzlar, kendilerine öğüt verenleri, güzel ve yararlı tavsiyelerde bulunanları bin bir iftira ile susturmaya çalışırlar.” Bu sözleri dinleyen su ve rüzgâr, hayret ve dehşetle şu soruyu sormuşlar : ▬ Su ve Rüzgâr : “Ey ahlâk ! Bu tipler uyarı ve öğüt ile yola gelmez mi ?” ▬ Ahlâk : “Ne yazık ki gelmezler. Onlar, Yüce Allah’ın <<Peki, onlara ne oluyor da öğüt ve uyarıdan yüz çeviriyorlar. / Tıpkı arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçıyorlar. >> (Kur’an, 74/49-51) dediği tiplerdir.” ▬ Su ve Rüzgâr : “Ey ahlâk ! Sen bu dediklerini nereden biliyorsun ?” ▬ Ahlâk : “Ben her şeyi yoktan var eden Yüce Yaratıcı’nın, yarattığı en seçkin canlı olan insana verdiği ruhun içindeki özel bir varlığım. İlk insan Hz. Adem’in ilk iki oğlu Hâbil ve Kâbil benimle sınava (imtihana) çekildiler. Kâbil “Kötü Ahlâkı” seçti, Hâbil ise “Güzel Ahlâkı” seçti. Ben insanın varoluşundan bugüne kadar insanoğlunun ahlâk ve nâmus yönünden neler yapıp ettiğini bilmekteyim.” ▬ Su ve Rüzgâr : “Ey ahlâk ! Öyleyse devam et. Biz de böylece senin sayende ve doğru bilgilerinin ışığında insanoğlunu tanıyalım.” ▬ Ahlâk : “İnsanlık tarihi şahittir ki ; “Haramzâdeler” genellikle ahlâksız, namussuz ve şerefsiz olur. Ahlâksızlık soya çekime dönüşür ve ne acı ki bazı hallerde çocuklarda devam eder. Soysuz ve sonradan görmüşler, aileden başlayıp toplum katmanlarını çürütürler. Yaşlılar, kimsesizler, çocuklar ve kadınlar itilip kakılır. İnsanlar ana ve babasını sokağa, çocuğunu cami avlusuna atar, sonra hiçbir şey olmamış gibi döner topluma “ahlâk satmaya kalkar”. Böyle alçak ve ahlâkdışı hareketleri görüp duyan birçok insan “neme lâzım” diyerek, görmezden ve duymazdan gelir. Yapılan bu ahlâksızlıkları dağ taş duyar da yöneticiler duymaz olur. Emanetler (işler) ehil olmayanlara verilir. Hısım-akraba kayrılır, az da olsa doğru söyleyen erdemli insanlar dokuz köyden kovulur. Ahlâksızlar işbaşına geçerler, “emanete hıyanet ederler”. Kutsal değerler çıkarlara alet edilir, alınır ve satılır hale getirilir. Paranın dini imanı olmaz derler, helâl-haram demeden tüyü bitmeyen yetimin hakkını yerler. Ahlâksızlık ve namussuzluk geçim, onursuzluk seçim yolu yapılır. Namussuzlar, içyüzlerinin meydana çıkacağı endişesi ile korkak olurlar. En küçük tıkırtı karşısında korkudan ödleri patlar. Bunun için “iyilikleri tavsiye edenlere çamur atarlar”. ▬ Su ve Rüzgâr : “Ey ahlâk ! Ahlâksızlar ahlâklı olmayı tavsiye edenlere hangi düşünce ile ve sebepsiz yere çamur atarlar ?” ▬ Ahlâk : “Onlar aç kediye benzerler. Aç kedinin kana bulanmış eğeyi yalaması gibi kemik yalamaya doymazlar ve bu arada farkına varmadan kendi kanlarını da yalarlar. Onlar yalamaya ve doymaya dursunlar, “Keser döner, sap döner / Gün gelir hesap döner”. Hak yerini bulur, namussuzlar attıkları çamurda boğulur, boğulur ama, iş işten geçmiş, toplum çürümüş olur. İşte size kısaca ; ben kaybolursam insanlığın başına neler geleceğini açıkladım. Bu dediklerim bu dünyada olacak şeylerdir. Bir de öteki dünya var.” ▬ Su ve Rüzgâr : “Ey ahlâk ! Öteki dünyada neler olacak ?” ▬ Ahlâk : “O dünyadaki işlere biz karışamayız, ahlâkın asıl sahibi olan Allah karışır. Ahlâksızların yaptıkları yanlarına kâr kalmaz. Gelin benim saklanmamı istemeyin. Siz kaybolsanız da kaybolmasanız da o kadar önemli değildir. Susuzluğa ve bulutlardaki suyu taşıyıp yeryüzüne indiren rüzgârların yokluğuna ilim ve teknoloji yoluyla çare bulunabilir. Aslında Yüce Yaratıcı kanunları gereği su, hava, ateş ve toprak gibi varlıkları insanın emrine vermiştir. Dolayısıyla siz ne yaparsanız yapın, bu kanunlara aykırı hareket edip saklanamazsınız. Benim yokluğuma ise ilim ve teknoloji bile çare bulamaz. İnsanlar Aya gider, uçsuz bucaksız fezayı dolaşır, ama ahlâk yolunda yaya kalır. Çünkü ahlâk yolu sarp ve dar bir yokuştur. Ahlâk yoksa adâlet de yoktur. “Adâlet mülkün temelidir” denilmiştir. Ahlâk kaybolursa adâlet de kaybolur. Temeli bozulan mülk çöker, adâletsiz toplum dağılır. Allah, ahlâksızlık batağına düşen toplumları helak eder (yok eder). O halde ben saklanmamalıyım. İyi bilinmeli ki, “Ahlâksızlıktan kurtulmanın tek çaresi, yine ahlâka sarılmaktır”. Onun için benim saklanmamam gerekir” diyerek su ve rüzgâra cevap vermiş. Gerçeğin ne olduğunu onlara anlatmaya çalışmış. Böylece su ve rüzgâr kabuğun altını görerek gerçeği anlamışlar, ahlâka saygı duymuşlar ve seve seve onun emrine girmişler. Ahlâk saklanıp kaybolmayınca ; insanlık ahlâk kaybına uğramaktan ve ahlâksızlık çukuruna düşüp yok olmaktan kurtulmuş. Kıssa (ders alınacak hikaye) budur. (Yukarıda sorduğumuz : “Kaybolursa bulanamayacak şey nedir ?” sorusuna ; kısaca “Ahlâk ve onun meyvesi nâmustur” dersek ; yerinde bir cevap vermiş olur muyuz ?) Ahlâk kaybolur ve ahlâk yasaları çiğnenirse ne olur ? “Bir kerecik bir şeyi bozarsak veya delersek, bir kerecikten bir şey olmaz” diyenler, ahlâkın yukarıdaki sözlerinden ders almalıdırlar. Bir bütün bir kerecik bozulursa, o bütüne bütün denilmez ve o bütün hiçbir işe yaramaz. Ahlâk bir kurallar ve erdemler bütünüdür. Ahlâkın bütünlüğü bozulursa, geride ahlâk diye bir değer kalmaz. Geriye kalan parçalara ahlâk değil, ahlâksızlık hâkim olur. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’i (s) seven, onun hakkında kitap yazan ve onun “Ahlâk Anlayışı”nı hayranlıkla dile getiren Tolstoy, gerçeği gördüğü için : “Ahlâk yasalarını sakın çiğnemeyin, çünkü öçlerini çabuk alırlar !” demiştir. Doğru söze ne denir ki ? Bu konularda sözlerin en güzelini söyleyen Yüce Allah ise ; <<Her kişi için, önünde ve arkasında, Allah’ın emri ile onu koruyan izleyiciler (melekler) vardır. Bir halk kendindekileri (özellikleri ve güzellikleri) değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Allah bir halka kötülük dileyince, onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için, Allah’tan başka bir koruyucu da yoktur. >> (Kur’an, 13/11) buyurmuştur. Sonuç olarak ahlâk ve onun meyvesi nâmus diyor ki ; “Bir kere kaybolursak, bizi bir daha kimse bulamaz” diyor. (Demek ki toplumda ahlâksızlıkları ile nam salmış, ahlâksızlıktan kurtulamamış bir çok insan; bir kerecikten bir şey olmaz diyerek kaybettikleri ahlâklarını, bir daha bulamayan zavallılarmış.) Ey ahlâk sakın saklanma ! Ahlâkın verdiği dersten anlaşılıyor ki ; ahlâk saklanır ve kaybolursa bir daha bulunamaz. Onun yerini “Ahlâksızlık” doldurur. Ahlâksızlık, çaresi zor bulunur bir hastalıktır. “Ahlâk Hastalığı” dediğimiz yaygın ve salgın hastalık insanı ve dolayısıyla toplumu bozar ve çürütür. Yeryüzü yaşanmaz hâle gelir. Bu hastalığa yakalananlar için Yüce Yaratıcı Allah şöyle buyurmaktadır : <<Onların kalplerinde bir hastalık (bozukluk) vardır. Allah da onların hastalığını (bozukluğunu) çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar yüzünden kendilerine acı veren bir azap (ceza) vardır. / Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayınız” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edicileriz (düzelticileriz)” derler. / Bilinmelidir ki, gerçek bozguncular (fesatçılar) onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar. >> (Kur’an, 2/10-12) O bozguncular (ahlâksızlar) yollarına devam ede dursunlar, biz, Yüce Yaratıcı Allah’ın : <<İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.>> (Kur’an, 3/104) emrine uyalım ve güzel ahlâk yolunda yürümeye devam edelim. Ve Ahlâka diyelim ki ; “Ey ahlâk ! Sen insanlığa lazımsın, sakın saklanma !” İhsan TEKOĞLU
Favori olarak ekle (12) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 164 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |