–<< Ahlak ve İnsan >>– İhsan Tekoğlu — Değirmencinin unu, Yalanguçun sonu — (Ahlak Yazıları : “Bir ahlak hikayesi”) (Bu bölümde, küçük bir yörede geçen olayları canlandıran “Bir ahlak hikayesi”ni deneme olarak yazmaya çalışacağız. Bu hikaye bir kurgudur. Kurgudur, ama gerçektir. Aslında hikayeler olmuş veya olması mümkün olayların dile getirildiği bir edebiyat türüdür. Her hikayede bir ders vardır. Hikaye ve romanlarda kahramanlar ; olumlu veya olumsuz rollerde öne çıksa da verilmek istenen mesaj önemlidir. Kahramanların sergiledikleri karakterlerden benzetme yaparak ; yaşadığımız olayları ve kişileri değerlendirmeye çalışırız. Mesaj algılanırsa ders alınmış olur. Tipler karakterleri, karakterler “ahlak”ı temsil eder. Ahlak ya vardır, ya da yoktur. Ahlak tiplemesi kişinin eylemlerine bağlıdır. Aşağıdaki hikayede bu tipleri, yapıp ettikleri ile seyredip karar vermeye çalışalım. Tipleri ve karakterleri anlamayı, anlayıp ders almayı okuyucunun anlayışına bırakıyoruz.) Bir memlekette, küçük bir yörede hırsız, hak yiyici, zorba bir değirmenci varmış. Hırsızlığı dillere destan olduğu için, asıl adı unutulmuş, “Değirmenci Hırzo” olarak nam salmış. Yörenin tek su kaynağının en uygun yerinde kurulu un değirmenini işletiyormuş. Yörede başka değirmen olmadığı, değirmen yapılacak uygun bir yer bulunmadığı için ; herkes ona mahkum ve mecburmuş. Çaresizlik içindeki yöre insanı, bir namaz çıkışı cami avlusunda toplanmışlar ve bu dertlerine çare aramaya başlamışlar. Birkaç kişi birlikte içlerinden en yaşlı Ahmet Efendi’ye dönerek ; “Ahmet Efendi, sen gün görmüş, saç sakal ağartmış bir kişisin. Biliyorsun Değirmenci Hırzo bizi soyuyor. On çuval buğday götürüyoruz, beş çuval un getiriyoruz. İtiraz edecek olursak ; kimimizi dövüyor, kimimize sövüyor. Suçu buğdayımızda buluyor, “Buğdayınız kavrukmuş, içi boş çıktı, ancak bu kadar un çıktı, ben ne yapayım ?” diyor, bizi kovuyor. “Hak değirmende olur” derler, derler ama yanlış söylerler. Bu adamınki hak değil, soygun. Boş çuvallarımızı bile geri vermiyor. Şerrinden korktuğumuz için sesimizi çıkaramıyoruz. Ne olur sen bize bir yol göster” demişler. Bu acıklı sözleri dinleyen Ahmet Efendi, etrafına kuşku ile bakmış, ne olur ne olmaz diye düşünerek sakalını sıvazlamış ve : ▬ Ahmet Efendi : “Arkadaşlar, ben de sizin gibiyim. Eğer bir çare bilseydim, hiç bekler miydim ? Bir yolunu bulur, size söyler, bu beladan kurtulurduk” demiş. Ahmet Efendi’den çözüm çıkmayınca, içlerinden birisi, bir başka yaşlıya, “Ali Dayı, sen ne dersin ?” diye sormuş : ▬ Ali Dayı : “Ben fakir bir ihtiyarım. Oğlum yok, ocağım yok, kimsem yok, malım da yok, mülküm de yok. Çaresiz bir insan nasıl çare bulabilir ki ? diyerek soruya soru ile karşılık vermiş. Konuşmaları sessizce dinleyen Mehmet Efendi araya girerek şöyle söylemiş : ▬ Mehmet Efendi : “Komşular, beni dinlerseniz, ben size bir yol göstereyim” demiş ve sözlerine devam etmiş : “İçimizde çürükler var. Gelin karar alalım. Kimseye duyurmayalım. Değirmenci Hırzo hiç duymasın. Aramızdan üç sağlam kişi seçelim. Yedi fersah ötede bir Bilge Kişi varmış. Duydum ki her derde deva bulur, yol bilemeyenlere yol, hal bilmeyenlere hal gösterirmiş Ona gidelim, derdimizi söyleyelim. Belki o zat bize derman olur” diye teklifte bulunmuş. “Aramızda Bilge Kişi’ye gitmek için istekli var mı ?” diye sormuş. Mehmet Efendi’nin bu sorusu üzerine, Durmuş Çavuş ortaya atılmış ve : “Ben varım” demiş. Bir süre sessizlik olmuş. Herkes birbirine bakmış, kimse itiraz edememiş, fakat o, büyük bir heyecanla sözlerine devam etmiş : ▬ Durmuş Çavuş : “Beni seçerseniz, ben bu işe herkesten daha fazla yararlı olurum” demiş. Bu arada onun davranışlarından rahatsız olan Mehmet Efendi dayanamamış, onun katılmasını önlemek için söze katılmış : ▬ Mehmet Efendi : “Komşular, ben bu iş için “Hıdır Onbaşı”, “İlyas Usta” ve “Kara Mahmut”un uygun olacağı görüşündeyim, onları teklif ediyorum” demiş. Demiş ama, Durmuş Çavuş damdan düşercesine : ▬ Durmuş Çavuş : “Ben, Hıdır Onbaşı ve İlyas Usta uygun oluruz” diye ileri atılmış. Kimseden ses çıkmayınca, Durmuş Çavuş’un bu davranışı karşısında yol yordam bilen, az konuşan ve konuşmaları dikkatle dinleyen Hıdır Onbaşı duyulur duyulmaz bir sesle : ▬ Hıdır Onbaşı : “İşim çok ama, hepimizin iyiliği için ben de, o Bilge Kişi’ye giderim” diyen ikinci kişi olmuş ve eklemiş : “İlyas Usta bizimle gelirse iyi olur. O, gün görmüş ve devran sürmüş bir adamdır. Derdimizi en iyi o anlatır” demiş. Bunun üzerine İlyas Usta söz almış ve : ▬ İlyas Usta : “Arkadaşlar, bu iş çok önemlidir. Eğer bu işi sessiz sedasız, planlı ve akıllıca yapmazsak ; değirmenci Hırzo duyar, o saat planımızı bozar. Önce hepimiz, sonra üçümüz sağlam olmalıyız. Çürük çarık adamlarla yola çıkılmaz. Bir Kitap getirin, Kitab’a el basalım, söz verelim, sözümüzde duralım” demiş. İlyas Usta’nın bu teklifine herkes, yüksek sesle “hay hay” demiş. Camiden Kitap getirmişler. İlyas Usta herkesten Kitab’a el bastırarak “namus sözü” almış. Ertesi sabah, Hıdır Onbaşı, İlyas Usta ve Durmuş Çavuş erken vakitte yola koyulmuşlar. Yol boyu hep havadan sudan konuşmuşlar. Yol kenarlarındaki pınarlardan su içmiş, azıklarından tatmışlar. Pınar başlarında Bilge Kişi’ye ne diyeceklerini kararlaştırmışlar. Hıdır Onbaşı ile İlyas Usta, Durmuş Çavuş’a pek güven duymazlarmış. Onun oldu bittiye getirip aralarına katılmasına ses çıkaramamışlar. Çıkaramamışlar ama, “Bu adama pek güvenilmez, aman dikkatli olalım” diyerek tedbirde kusur etmemişler. Nihayet bu ikircikli yolculuğun sonunda “Bilge Kişi”nin yanına varmışlar. Hoşbeşten ve yemek içmekten sonra hane sahibi : ▬ Bilge Kişi : “Hoş geldiniz, sefa geldiniz. Çok uzaklardan geldiğiniz anlaşılıyor. Geçerken mi uğradınız, yoksa beni ziyarete mi geldiniz ?” diye sormuş. ▬ İlyas Usta : “Ey Bilge Kişi ! Namını duyduk, kalkıp geldik. Evet uzak yoldan geldik. Biz çok zordayız, başımızda büyük bir bela var, beladan kurtulmak için hiç bir çare bulamadık, çaresiz kaldık, senin kutlu kapını çaldık” diyerek dertlerini ve çaresizliklerini bir bir anlatmış. En sonunda : “Derdimize çare bulursan ancak sen bulursun” demiş, boyun bükmüş ve merakla beklemiş : ▬ Bilge Kişi : “Büyük bir köyün bu zorbaya nasıl olur da gücü yetmez ? Köyünüzün imamı, öğretmeni, muhtarı yok mu ?” diye hayretini dile getirmiş. Bunun üzerine Hıdır Onbaşı : ▬ Hıdır Onbaşı : “İçimizde çürükler ve un yalayıcılar var. Değirmenci Hırzo bizden çaldığı unları onlara veriyor, köyü bölüyor. Aslında büyük bir çoğunluk Hırzo’ya karşı, ama korku belası insanlar sessiz kalıyor” diye cevap vermiş. Durmuş Çavuş söze karışmış ve : ▬ Durmuş Çavuş : “Arkadaşlarım doğru söylüyor. Bu adam soysuzun biridir. Öyle sinsi ve kurnaz ki, köyü karıştırıyor. Dişi geçmeyenleri de fazladan un vererek yanına çekiyor” demiş. Durmuş Çavuş’un, değirmenci Hırzo aleyhine ilk defa böyle olumsuz konuştuğunu gören arkadaşları şaşkınlıkla birbirlerine bakmış, bu arada : ▬ Bilge Kişi : “Devlet yok mu ? Devlete ve kanuna baş vurun” deyince : ▬ İlyas Usta : “Ne yazık ki devlet belge ve delil istiyor. Biz belge ve delil göstermek bir yana, Hırzo’nun korkusundan şahit bile bulamıyoruz. Devlet kapısını birkaç kere zorladıksa da bir çözüm bulamadılar. Hırzo işini o kadar sağlam tutuyor ki, açık vermiyor. Bir yolunu bulup devleti bile kandırıyor. Sen bir yolunu bul, bizi Hırzo’dan kurtar” diye ısrar etmiş. Yeterli bilgiyi alan ve köylülerin haline acıyan Bilge Kişi, başını sağa sola sallayıp üzüntü ile : ▬ Bilge Kişi : “Öyleyse bir de ben deneyeyim. Bu adama öğüt vereyim. Olur ki öğütten anlar, belki de yola gelir” demiş ve eklemiş. “Beni ona götürün !” diyerek kendinden beklenilmeyen bir çeviklikle ayağa kalkmış. Üç arkadaş birbirlerine bakmış ve Durmuş Çavuş sesini kısarak alçak bir sesle : ▬ Durmuş Çavuş : “Ben seni gizlice ona götüreyim, yaklaşınca yolu tarif edeyim. Bizi görmesin, şikayet ettiğimizi bilmesin” diyerek öne düşmüş. Üç arkadaş ve Bilge Kişi yola koyulmuşlar, değirmene bir fersah kala İlyas Usta ile Hıdır Onbaşı köye dönmek üzere ayrılmışlar. Bilge Kişi ile Durmuş Çavuş yola devam etmiş. Tepeleri aşmışlar, bir su başında konaklamışlar. Durmuş Çavuş kafasından geçen planı uygulamak için : ▬ Durmuş Çavuş : “Bu tepenin arkası dereye, dere değirmene ulaşır. Dere boyu gidersen, değirmene varırsın. Yalnız tepeyi sağdan dolaşacaksın” demiş. Onun bu davranışı üzerine durumu anlayamayan : ▬ Bilge Kişi : “Sen nereye gideceksin ?” diye sormuş. ▬ Durmuş Çavuş : “Ben tepeyi soldan dolaşarak köye varır, seni köyde beklerim. Hırzo beni de görmesin” demiş. Anlaşmışlar ve yola koyulmuşlar. Bilge Kişi tepenin sağından yürüyerek dereye ulaşmış ve suyun akış yönünü takip ederek değirmene yönelmiş. Bu arada ne yazık ki, huyu-suyu bozuk, mal-mülk ve makam-mevki düşkünü olan Durmuş Çavuş, şeytanına uymuş ve şöyle düşünmüş : “Bu adam ihtiyarın biri, bir şey yapamaz, iyisi mi ben kestirmeden gideyim, değirmenciye durumu bildireyim. Onun gözüne girer, hem unumu kaptırmam, hem de fazladan un koparırım”. Bilge Kişi’den önce değirmene varmış, olanı biteni değirmenci Hırzo’ya anlatmış. Hırzo Durmuş Çavuş’a : ▬ Değirmenci Hırzo : “Çavuş, görüyorum ki sen bana benzersin, akıllı adamsın, çıkarını iyi kollarsın. Bilirim daha önce bana karşı çıkardın. Anladın ki eline bir şey geçmeyecek. Fırıldak gibi dönüverdin ama, madem ki bana yardım ediyorsun, benden sana istediğin kadar un. Sen buğdayını da getirdiğin gibi götürürsün. Senden hak almam” demiş. İkili oynayan Durmuş Çavuş’un etekleri zil çalmış. Düşünmüş ve kendi kendine demiş ki ; “Bugüne kadar yanlış yapmışım. Şunun bunun hakkını korumak bana mı düştü ? Böyle yaptım da elime ne geçti ? İşte bak, unum da olacak, buğdayım da tam tamına un yapılacak. Dünya ekmek kapma yarışına dönmüş. Unun yoksa ekmek yiyemez aç kalırsın” demiş. Durmuş Çavuş böyle düşünerek dalıp gitmişken, Hırzo onu sarsmış : ▬ Değirmenci Hırzo : “Seni burada kimse görmesin. Sen yan taraftaki ağaçlığın arkasına saklan, bizi dinle” diye onu saklanmaya göndermiş. Derken Bilge Kişi değirmene ulaşmış, Hırzo’nun adamları onu karşılamışlar ve Hırzo’nun yanına götürmüşler. Her şeyden haberdar olan Hırzo, gayet sakin ve kendinden emin bir tavırla : ▬ Değirmenci Hırzo : “Ey ihtiyar ! Sen bu halinle nerden gelip nereye gidiyorsun ? Bir ayağın çukurda, ha düştün ha düşeceksin, seni kurtlar kapar, mezarını bile bulamazlar” diye aklınca alay edip aşağılamış. ▬ Bilge Kişi : “Yedi fersah yoldan gelirim. Duydum ki buralarda her türlü herzeyi yiyen bir Hırzo varmış. Ona ders vermeye geldim” demiş. Onun bu tavrı karşısından bozulan, sinirden eli ayağı titreyen : ▬ Değirmenci Hırzo : “İyi de sen bu halinle, bir ayağın çukurdayken, nasıl olur da Hırzo gibi bir adama ders verirsin ? Hırzo benim, ver bakalım, nasıl ders vereceksin ?” diye böbürlenerek sormuş. ▬ Bilge Kişi : “Dersi Allah verir, kulu vasıta kılar. Senin deden öldü mü ?” ▬ Değirmenci Hırzo : “Öldü.” ▬ Bilge Kişi : “Baban öldü mü ?” ▬ Değirmenci Hırzo : “Öldü.” ▬ Bilge Kişi : “Sen de öleceksin. Ben senin Azrail’inim. Canını almaya geldim !” deyince, Hırzo’nun dili tutulmuş, beti benzi sararmış, eli ayağı titremeye başlamış ve ihtiyara dönerek, yalvarır bir sesle : ▬ Değirmenci Hırzo : “Hemen şimdi mi canımı alacaksın ?” diye sormuş. ▬ Bilge Kişi : “Evet, hemen şimdi ! Hem öleceksin, hem de cehennemin dibini boylayacaksın !” diye cevap vermiş. Bunun üzerine : ▬ Değirmenci Hırzo : “Ne diye canımı alıyorsun, suçum ne ? Affetsen olmaz mı ?” diyerek ağlaya ağlaya yalvarmaya başlamış. Hırzo’nun bu halini gören Bilge Kişi, ona bir kurtuluş yolu göstermiş ve şöyle söylemiş : ▬ Bilge Kişi : “Senin suçun “kul hakkı” ve “hırsızlık”tır. Senin için bir şartla af çıkar. O da şimdiye kadar aldığın unları bir bir geri vereceksin. Herkesle helalleşeceksin. Bundan sonra kimsenin hakkını yemeyeceksin. Tövbe edeceksin. Söz vereceksin, sözünden dönmeyeceksin. Dönersen, o saat canını alırım. Tamam mı ?” diyerek af şartlarını Hırzo’ya bildirmiş. Ölüp ölüp dirilen Hırzo, ağlamaklı bir sesle : ▬ Değirmenci Hırzo : “Tövbe ediyorum. Söz veriyorum. Sözümden dönmeyeceğim. Dediklerini bir bir yapacağım. Bundan sonra bana “Hırzo” değil, “Hızır” diyecekler” demiş, pişmanlığını dile getirmiş. Ağlayıp sızlanmaya devam etmiş. Bilge Kişi bakmış ki bu adam gerçekten de doğru söylüyor. Ona dönmüş ve müjdeyi vermiş : ▬ Bilge Kişi : “Artık kurtuldun ! Sen yaptıklarına pişman oldun. Ben senin doğru söylediğine inanıyorum. Aslında sen daha önceleri iyi adam sayılırdın. Seni, etrafını çeviren, sana yalakalık yapıp yoldan çıkaran, “un yalayıcıları” bu hale getirdi. Sen haramizadesin, senin ekmeğini yemem, suyunu içmem. Elini çabuk tut, tövbe et, üzerindeki hakları sahiplerine geri ver, haramizadelikten kurtul ki ; adam olasın. O zaman ekmeğini yer, suyunu içerim” demiş ve geldiği yoldan geri dönüp gitmiş. Durumu şaşkınlıkla seyreden Durmuş Çavuş, Hırzo’nun yanına gelmiş ve : ▬ Durmuş Çavuş : “Sen ki yedi fersah öteye nam salmış, herkesi sindirmiş Değirmenci Hırzosun. Bir ihtiyarın karşısında kafesteki kuşa döndün. Kurt pençesinde tir tir titreyen kuzu gibisin. Bu nasıl bir iş, anlayamıyorum ey Hırzo ?” diye sonuçtan memnun olmadığını hissettirmiş. ▬ Değirmenci Hırzo : “Ben de bilmiyorum ne oldum ? Demek ki Azrail can almak için böyle geliyormuş. Bu, adam kılığındaki Azrail’e söz verdim. Artık sözümden bir daha dönmem. Git köylüyü al gel, herkes hakkını benden alsın. Ben Azrail’in kanadını gördüm. Değirmenciliği sana bırakıyorum. Bundan böyle bu işi sen yap. Adın sanın “Değirmenci Durmuş” olsun, varsın namın söylensin !” demiş. Durmuş Çavuş sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Köylü toplanmış, anlaşmışlar, herkes hakkını bir bir almış. Değirmenci Hırzo yüksek bir yere çıkmış ve köylüye şöyle seslenmiş : ▬ Değirmenci Hırzo : “Haklarınızı geri veriyorum, hakkınızı bana helal edin. Bundan böyle hiçbir işinize karışmam. Siz, her işinizi yapacak güce sahipsiniz. Ben “Azrail’in Kanadı”nı gördüm. Bir daha mı ? Ben yokum. Siz artık bana güvenmeyin, kendi işinizi kendiniz yapın, bundan sonra benim işim çok. İşim başımdan aştı. Ben sizi düşünecek halde değilim. Ben canımın ve hesabımın derdine düştüm” demiş ve değirmeni de bırakarak çekmiş gitmiş. Bir zamanlar değirmenci Hırzo’nun ununu yalayıp sağa-sola saldıranlar şaşkınlıklarıyla baş başa kalmışlar. Değirmen ortada kalmış, Durmuş Çavuş “Değirmenci Durmuş” olmak için yanıp tutuşmuşsa da ; kimseden yüz bulamamış, yalanguçluğu yanına kâr kalmış. Köylü değirmene el koymuş. Herkesin değirmenine su taşımanın bir işe yaramadığı anlaşılmış. Durmuş Çavuş anlamış anlamasına da ne yazık ki bir türlü uyanamamış. Elinde değilmiş, hamuru böyle yoğrulmuş. Hıdır Onbaşı ile İlyas Usta her şeyi biliyorlarmış. Köy sapağından ayrılınca, geri dönüp Bilge Kişi ile Durmuş Çavuş’u izlemişler. Olan biteni görmüşler, her şeyden haberdar olmuşlar. Kimseye bir şey söylememişler. Değirmenci Hırzo ayrılınca, bir köşeye çekilip şöyle konuşmaya başlamışlar : ▬ Hıdır Onbaşı : “İyi kötü bir değirmenimiz, hırlı ve hırsız da olsa bir değirmencimiz vardı. O da çekti gitti. Şimdi ne olacak ?” ▬ İlyas Usta : “Allah’ın dediği olacak. Köy değirmensiz, değirmen değirmencisiz kalmayacak. Tövbe ettiği için Hırzo affedilecek. Yalanguç Durmuş Çavuş yalana devam edecek. Bu iş ezelde böyle yazılmış. Bu dünya imtihan sahnesidir, herkes imtihana çekilecek. Asıl iş “Yalanguçlar”ın sonu ne olacak ? Ben bilmiyorum, Hıdır Onbaşı sen söyle !” ▬ Hıdır Onbaşı : “Biliyorsun, biliyorsun ama bilmezden geliyorsun İlyas Usta ! O halde ben söyleyeyim de sen işit ; “Yalanguçlar tövbe edip kurtulmazlarsa, öbür tarafta cayır cayır yanacaklar” Kıssadan hisse alınır mı ? Bu özü sözü doğru iki adam gerçekten de doğru söylemişler. Kırk yıl hak yiyen değirmenci, bir daha yapmamak üzere kesin tövbe etmiş ve kurtulmuştur. Yalanguçlar tövbe edip acaba kurtulurlar mı ? Allah bilir. Bu uyarıyı yalanguçlara yapmak gerekir. Umutsuz olmamak lazım, Kitab’a bakmak lazım. Kitap şöyle diyor : <<De ki : “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım ! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin ! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.>> (Zümer, 39/53) Bu ayet insanoğlu için bir müjdedir. Yüce Allah söz veriyor ve bütün günahları ; kendisine ortak koşmak ve kul hakkı yemek hariç, bağışlıyor. Durup dururken bağışlanmak yoktur. İnsanın istemesi ve şartlarını yerine getirmesi lazımdır. İstemek tövbe etmek demektir. <<Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin !>> demek günah işleyin, nasıl olsa Allah’ın rahmeti sonsuzdur, affeder demek değildir. Affın şartları vardır, bu şartları af kararını verecek makam şöyle bildirmektedir : <<Şu da muhakkak ki Ben, tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.>> (Taha, 20/82) Demek ki, tövbe edilip ; yalanguçluğu ve yalanguçluktan ileri gelen bütün kötülükleri ( haksızlıkları) terk etmek ve bir daha yapmamak gerekiyormuş. Ne zamana kadar ? Ölünceye kadar ! (Öyleyse ne duruyoruz ! Hemen tövbe edelim, yalanguçluk ve onun doğurduğu bütün kötülükleri terk edelim ! Son Peygamber, gerçeği ne güzel söylemiş : <<Yalan, bütün kötülüklerin anasıdır.>> Kurtuluşa erenlerden olmak insanın kendi elindedir.) İhsan TEKOĞLU Kelime ve Kavramlar :
Favori olarak ekle (19) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 357 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |