ramazanbayrami

MANŞET HABERLER


Giresun Federasyonu İlk İftar Yemeğini Verdi
Giresun Federasyonu ilk iftarını İTO Cemile Sultan Korusunda verdi.


Alucra Tepeköy Başardı
Alucra Tepeköy’lü Ziraat Teknikeri Muharrem Açıkel, verimli toprağı en az, rakımı yüksek köy olan Tepeköy’de


Aktepenin Yol Çilesi Sona Eriyor
Alucra ilçemizin çalışkan Kaymakamı Ünal Koç,Köylere Hizmet Götürme Birliğince yaptırılan


Halkı Yanıltmayın Ülkenin Kaderi Sizin Elinizde
Referandum öncesi Sivil Toplum Kuruluşlarını ziyaret eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer


Ekmek istiyorsan Allah Vere, Su içmek İstiyorsan Deha Dere, Yatmak İstiyorsan Geldiğin yere,
Doludere'liler hiç bir şeyden çekmediler bu sözden çektikleri kadar,


Avluda Dibek Taşı, Verdiğin Bulgur Aşı…
Dibek Taşı yeni nesilin bilmediği bir geleneğimizdir. Dibek taşları Alucra’nın hangi köyüne giderseniz gidin karşınıza çıkar..


Alucra Dernekler Birliği; Kendi Derdimizi Kendimiz Çözeceğiz
Alucra Dernekler Birliği ilk toplantısını yaptı.


Alucra'da Ekmek Geleneği..
Alucra ilçemiz köylerinde, hiç katkı maddesi olmadan, alın terlerinide katararak nasırlı elleriyle hamuru yuğuran analarımız,


Alucra'da Yetişen Şifalı Bitkiler-4-
Değerli büyüğümüz Arif Pamuk ‘un asırlarca Uygulanmış İbni Sina’dan Terkipler,


Alucra Çalgan'da Açık Hava Müzesi Hizmetinizde...
Alucra ilçesi Çalgan Köyünde bulunan açık hava müzesinde yok yok…


Neme Lâzımcılık Anlayışı PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Salı, 02 Şubat 2010 23:15
Bu yazı 359 defa Okunmustur
–<< Arayış ve Anlayış >>–
İhsan Tekoğlu


─     Neme Lâzımcılık Anlayışı ─


(Anlayış : 3)

(Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor ; <<...bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı (iyi, doğru, güzel ve yararlı özellikleri) değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevirme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.>> (Rad, 13/11) Evet, Yüce Allah’ın değişmez yasası böyledir. Bu yasanın nasıl işlediğini yaşanmış ve yaşanmakta olan olaylardan ders alarak “Neme lâzım” demeyip geleceğimizi kurtarmaya çalışalım.)

Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e öğütleri :
Devlet kurmak zor, yıkmak ise çok kolay bir iştir. Tarih sayfaları bu kuruluş ve yıkılışlara şahittir. Neden ? Niçin ? Nasıl ? diye sormadan işe “Osmanlı İmparatorluğu”nun kuruluşundan başlayalım : “Osmanlı Beyliği” kurulurken, büyük bilge “Şeyh Edebalı” devletin kurucusu ve damadı olan “Osman Bey”e şöyle öğüt verir :  “Ey oğul ! Beysin ! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize ; bağışlama sana. Ey oğul ! Bundan sonra bölmek bize ; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek ve şekillendirmek sana. Ey oğul ! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma ; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Ey oğul ! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun ey oğul !”(1)  Bu öğütleri tutan Osman Bey, küçük bir uç beyi iken ; dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuş ve kurduğu imparatorluk onun adı ile anılarak 623 yıl yaşamıştır. Böyle bir başarıyı gösteren o “Bey” öyle bir beydi ki ; <<Bir ülkeyi helâk etmek (yok etmek) istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (yönetici ve varlıklı seçkinlerine) iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstehak olur (yok olmayı hak eder.) Biz de orayı darmadağın ederiz.>> (İsra, 17/16) âyetini unutmadan yaşayan imanlı bir beydi. Ondan sonra gelen beyler de unutmadılar. Bu eşsiz öğütleri tuttular. Böylece imparatorluk büyüdü ve “Dünya Devleti” olarak; 400 yıl boyunca tüm dünyaya “Pax Ottoman / Osmanlı Barışı” yaşattı. Osmanlı Barışı bugün bile örnek alınır oldu. Ne yazık ki, zamanla bu öğütler unutuldu ve ; duraklama, gerileme, parçalanma, küçülme ve yok olma alınyazısı oldu. O muhteşem imparatorluktan elimizde Anadolu ve çevresi kaldı. Şimdi derdimiz ; “Misak-ı Milli” hudutları dışında kalan parçaları toplamak değil, elde kalan parçayı korumak oldu. Devletimizin varlığı ve milletimizin bütünlüğü tartışılır oldu. (Pax Ottoman / Osmanlı Barışı, bugünkü Avrupa Medeniyeti’nin dayandığı Roma Barışı gibi kan dökücü, silip süpürücü ve asimilasyoncu bir barış olmayıp ; insanların ve toplumların din, dil ve kültürlerine saygılı, aynı zamanda egemenliği altında tuttuğu toplumları yönetime ortak edici ve tam anlamıyla bir insan hakları koruyucusu barıştır. Böyle bir barışın dünyada örneği yoktur. Şu halimize bir bakalım. Nereden nereye ? Barış diyerek didişiyoruz !)

Kanuni’nin Yahya Efendi’ye mektubu :
Şeyh Edebalı’nın öğüt verdiği Osman Bey’in kurduğu Osmanlı Devleti, çok iyi yönetilerek büyük bir imparatorluk olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun en yüksek dönemi Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. Yukarıda kuruluşta anlattığımız bir tarihi olguyu, bu defa yükseliş döneminden başka bir olgu ile örnek vererek anlatmaya çalışalım :  Bir gün geldi zamanın padişahı bu muhteşem imparatorluğun sonunun ne olacağını düşünür oldu. “Kanuni Sultan Süleyman”, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin âkıbetini (geleceğini), bu büyük “Cihan Devleti”nin ne olacağını hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı? diye derin derin düşünmeye başlar. Böyle soruları çoğu zaman süt kardeşi, meşhur âlim “Yahya Efendi”ye sorduğundan bunu da sormayı niyet eder ve mektup yazar. Güzel bir hatla ve eliyle yazdığı mektubu, keşfine (uzak görüşlülüğüne) inandığı Yahya Efendi’ye gönderir ve şöyle der :
─ “Sen İlâhi sırlara vâkıfsın (haberdarsın). Kerem eyle (iyilik et) de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti (sonu) nasıl olur? Bir gün olurda izmihlâle (yok olmaya) uğrar mı?” şeklinde yazdığı mektubunu süt kardeşine ulaştırır. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa ve bir bakıma içinden çıkılmaz bir cevaptır:
─  “Neme lâzım be Sultan’ım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünemez. Söylenmeye başlar: “Acaba bu cevapta bilemediğimiz bir mana mı var ?” der. Nihayet kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:  
─  “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
─ “Sultan’ım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşünmüştüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”
─  “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “Neme lâzım be Sultan’ım!” demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
─ “Sultan’ım! Bir devlette zulüm yayılsa, güçlüler güçsüzleri ezse, haksızlık şayi olsa (duyulsa), işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları (millet malını) kurtlar değil de çobanlar (yöneticiler) yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa, bunu (haksızlık ve hukuksuzlukları) da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın güven ve saygısı sarsılır. Asayişe (kanun ve düzene) itaat hissi gider, halkta güven duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal (yok oluş) da böylece mukadder hale gelir.” (2)   (Yahya Efendi gerçekten de ilâhi sırlara vâkıfmış, ileriyi ne kadar da isabetli görmüş. İyi biliyoruz ki ; Yahya Efendi mezardan kalksa, olan ve bitene bir baksa, bize de aynı sözleri söyler ve hemen nurlu kabrine geri döner.)



Ağlayan Koca Sultan Süleyman !
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da memleketinin kendisini uyaran böyle bir ilim adamına sahip olduğu için Allah’a şükreder. Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman şükretmiş ama, ne yazık ki, Osmanlı’nın yıkılışa geçişi onun zamanında başlamıştır. Hırvat asıllı sadrazam Damat Rüstem Paşa Osmanlı’da rüşvet ve hortumlama geleneğini başlatan ilk devlet adamıdır. Bu aşağılık marifetini de şöyle savunmuştur : “Osmanlı’dan (Türk’ten) kavmimin öcünü aldım”. Daha sonra Hürrem Sultan ile işbirliği yaparak, geleceği parlak “Şehzade Mustafa”yı katlettirmiş ve Osmanlı’nın çöküş düğmesine basmıştır. Hayret edilecek acı gerçek ; “Muhteşem Süleyman” gibi bir padişahın, bu olan biten olumsuz olayları seyretmesidir. Bu durum onun muhteşemliğine yakışmamıştır. Aslında bu durum, bir bakıma : “Muhteşem bir neme lazım örneği”dir.  (Bu yaşanmış ve sonucu görülmüş olayı yeniden yayınlayarak, uyuyanları uyandırmayı düşündük. Tarih tekerrür etmekte, halkımız seyretmektedir. O gün bitten köşe dönenler, bugün binlerce bit türü üretip köşeyi dönmeye devam etmektedirler. Rüstem Paşa’nın kehlesi (biti) damat olmasını sağlamış, 14 yıl, 7 ay, 19 gün sadrazamlık (başbakanlık) yapmış, devleti ve milleti soyarak mal yığmıştır. Ne var ki, o da diğer “Haramizadeler” gibi soygundan elde ettiği malları, hesabını ahirette vermek üzere burada bırakıp gitmiştir. (3)  Rüstem Paşa hakkında tarihe geçmiş çok acayip bir olay vardır. “Hırsız Rüstem Paşa’nın yaptıklarına dayanamayanlar, padişaha onun “cüzzam” hastası olduğunu, eşi olan padişah’ın kızı Mihrimah Sultan’a da bulaştırabileceğini haber vermişler. O devirde cüzzam hastasında bit (kehle) bulunmayacağı anlayışı yaygınmış. Trabzon valisi olan Rüstem Paşa’yı kontrol için İstanbul’dan üç doktor gitmiş ve makamında padişah fermanını göstererek hemen soyunmasını istemişler. İç çamaşırlarında bir bit bulmuşlar. Böylece Rüstem Paşa’nın cüzzam olmadığı anlaşılmış. Rüstem Paşa kellesini ve makamını kurtarmış”. Geriye halkın dilinde atasözü olarak yer eden şu beyit kalmıştır : “Olacak bir kişinin bahtı kavi, talihi yar, / Kehlesi dahi mahallinde onun, işe yarar !” (4) )
Neme lazımcılık bir devleti yıkar, bir milleti yok eder !
Ağlamak fayda vermez. Bir insan, bir aile, bir toplum ve bir devlet <<kendindeki özellikleri (güzellikleri) değiştirirse>> kokuşma ve çürüme başlar, hızla yok oluş sürecine girer. Yok oluş süreci, zirvenin en üst noktasından geriye dönüş şeklinde başlar ve safha safha yaşanarak devam eder. Bu safhalar (dönemler) yavaşlama, duraklama, bozulma, küçülüp parçalanma, çürüme ve çökerek yok olma halinde son bulur. Bu süreç zaman dilimleri olarak zincirlemesine devam ettiği için ; kimse çöküşün farkına varamaz. Yönetenler büyük yük yüklendikleri ve yönetilenler de yüklerin altında ezildikleri için, bu acı gerçeği göremezler. Gerçeği görebilenlerin uyarılarını kimse ciddiye almaz. “Neme lâzımcılar” her devirde olduğu gibi yine “neme lâzım der” ve görmezden gelirler. Böyle bir süreçte yöneticiler yönettiklerine tepeden bakar. Gücü eline geçirenler, hizmetine talip olduğu ve bu hizmeti yaparken de bedelini kat kat aldığı halde; halka hizmet değil, zulüm yapar, soygun yapar, küp doldurur. Halkına karşı “Osman Gazi” gibi yumuşak ve anlayışlı değil; dargın, azarlayıcı, öfkeli, korkutucu, parçalara ayırıcı, bölücü ve daha birçok olumsuz tavır takınır. Bu tavırlar yetmezse, işi ve hesabı bozanlar çıkarsa “Fizan’a kadar sürülür.” Sizden ve bizden diyerek yandaşlar kollanılır ve gözetilir. Emanetler ehline değil, ehil olmayan yandaşlara verilir. Devlet ve millet varlıkları yağmalatılır. Ailecilik, akrabacılık, köycülük, meshepcilik, etnikçilik ve particilik yapılarak; birdenbire ve yerden biter gibi zengin sınıflar üretilir. Köyde, kentte ve başkentte yeni sınıf, sonradan görme asilzadeler (!), beyzadeler ve dünya çapında değerler (!) zuhur eder. Kanun ve töre tanımazlar çoğalır. Vatan coğrafyası parsellenir ve her sokak başına bir belâlı dikilerek; geçenden de geçmeyenden de haraç (vergi) alınır. Kanuna ve kitaba uyulmaz, işler kitabına uydurulur. Ayaklar baş, başlar ayak olur. Bilerek bilmeyerek veya bir yerlerden emir alınarak, iyi-kötü işlemekte olan devlet çarkına çomak sokulur. Emir ve komuta zinciri kopar, kimin kimi yönettiği anlaşılmaz olur. İçerden ve dışardan tâlimatlar (emirler) alınır, verilir. Başkentte “çağdaş beylikler” kurulur ve bu beyliklerin egemenlik sahaları yörelere kadar uzanır. Oralarda da “yerel beylikler” kurulur. Devlet gücünü ele geçiren bu beyliklerin beyleri, yöre halkına Osman Bey’in davrandığı gibi değil, sömürge valilerinin davrandığı gibi davranır. Sosyal ve ekonomik yapı bozulur, açlıktan ve işsizlikten şikâyet edenler kapılardan kovulur. Bir tarafta açlık ve fakirlik kol gezerken, diğer tarafta “Babasının topal eşeği bile olmayan haramzade haramiler ise milyarlık ciplerle gezerler.” Çare aranmaz, sen-ben kavgası sürer gider. Beceriksizler ile yer değiştirmeye hazır olduklarını söyleyen ve çare üretmeye talip olanlar ise; güç sahibi olsalar bile, millete ters gelen bir “yanlış anlayış” içinde olduklarından dolayı; çare değil, çaresizlik üretirler. Ne yazık ki bu kısır döngü sürer gider.Şımarık güç sahipleri tarafından korkutulup sindirilen büyük çoğunluk ise “neme lâzım” diyerek başını sokacak sığınak arar. Herkes, “Böyle gelmiş, böyle gider” diyerek teselli arar. Millet şairinin haykırdığı gibi ; “Şairleri haykırmayan bir millet, / Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” (5)  diye haykıran da bulunmaz olur. Eğer milletin gerçek aydınları haykırıp dur demezse, kötü sonuç kader olur.  Böyle bir ortamda içerden ve dışardan yapılan saldırılarla çöküş ve yok oluş başlar, <<Böylece o ülke, helâke (yok olmaya) müstahak olur. >>  (Kimse Yüce Allah’tan iyi bilemez !)

Neme lazımcılık düşmandan daha zararlıdır !
Osmanlı’nın çöküş,  yıkılış ve yok oluş dönemi de böyle olmuştu. Günümüzde, son çeyrek yüz yılda böyle bir dönemin işaretleri görülmeye başlanılmıştır. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. Devlet yönetimi “orta oyunu”na döndürülmüştür. Her şey sahneye çıkarılmış, komedi ve trajedi türünde bütün oyunlar,  halkın gözü önünde oynanır ve oynatılır olmuştur. Halk şaşkınlık ve çaresizlik içinde kime inanacağını şaşırmış durumdadır. Devlet ve millet işleri ciddiyet ister. Her iş ve eylem her yerde yapılmaz, her yerde her söz söylenmez. Taraflar bir araya gelir, ortak bir çözüm için uzlaşıp “anlaşılır” ve sonuç topluma ancak o zaman açıklanır. İç ve dış çıkar çevrelerine devlet sırrı ve koz verilmez. Dış güçlerden emir ve talimat alınmaz. Yönetim her önüne gelene sözde demokrasi aşkına danışılarak ayağa düşürülmez. Şarkıcı, türkücü, dansçı ve sazcılardan devlet işleri için akıl alınmaz. Eğer danışılacak bir şey varsa gün görmüş, umur görmüş, bilge kişilere, uzman kurum ve kuruluşlara danışılır. İyi bilinmeli ki, kurallara, hakka ve hukuka uymayan yönetimler kargaşa ve anarşiye zemin hazırlar. İktidar iyi de yapsa kötü, muhalefet ne yaparsa yapsın iyidir şeklinde bir anlayış, siyaset hayatımızda gelenek haline getirilmiştir. İyiyi, doğruyu, güzeli ve yararlıyı görüp ; kötüyü, yanlışı, çirkini ve zararlıyı ayırmak kaçınılmaz olmuştur. İktidarlar (yöneticiler) “kanun benim” diyemez. Kanun devleti değil, “Hukuk ve Adalet Devleti” işletilmelidir. Devlet bunun için vardır. “Şeyh Edebalı” boşuna : “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın !” dememiştir. Hem “Demokrasi” hem de “Diktatörlük” oyunu oynanmamalıdır. Bu hal ikiyüzlülük ve kişilik bozukluğudur. Bu “anlayışlar” itişip-kakışmayı körüklemekte ve “çözüm arayışı” için bir türlü uzlaşma sağlanamamaktadır. Demokrasi bu değildir. Bu çıkmaz yol terk edilmeli, millete çektirilen maddi ve manevi sıkıntılara son verilmelidir. Bu hâl dün de böyleydi, bugün de böyledir ve anlaşılan odur ki, böyle de gidecektir diye kimse iyimserlik rolü oynamasın. Bu hal böyle gitmez ve bir gün gelir deniz biter. Herkes bir gün, bir şekilde “sigaya çekilir.” (Suçlu aramaya ve suçu başkalarının üstüne atmaya kalkmayalım. Dağdaki çobandan başkentteki devlet başkanına kadar hepimiz suçluyuz. Erdemlilik göstererek kabul edelim, çünkü hepimiz ; Neme lâzım diyenlerden olduk ! İyi bilinsin ki halk hesap sormayı bilirse, yöneticiler neme lazımcı olamaz !)
Çağdaş bir neme lazımcılık olayı !  
Deniz bitmeye başlamıştır. Neden diye sormayalım, şöyle bir düşünelim, bu yöreyi 672 yıl önce fethedip bize yurt olarak bırakan “Akçakoca”, değil kendi insanına, düşmanlarına dahi insanca davranmış, kadın, çocuk ve yaşlıları korumuş ve doyurmuştur. İşe bakın, onun torunları yöreyi ot bitmez hale getirmektedir ! “Kocaeli” yöresinin fatihi bugünleri görseydi kim bilir ne kadar üzülürdü ? Günümüzde yüzlerce “neme lâzımcılık” örnekleri yaşanmaktadır. Bunlardan birisi de Kocaeli yöresindeki Tuzla’da yaşanan son olay olup, tarihe geçen ibretlik (ders alınacak) bir olaydır. Zehirli bidonların gömüldüğü kamu arazisi gündeme geldiği zaman, olay hakkında sorumlu Çevre Bakanı : “Burada hepimizin sorumluluğu var. Birileri kamyonlara varilleri yüklüyor, birileri varilleri bölgeye getiriyor, birileri iş makineleri ile bölgeyi kazıyor, birileri varilleri indiriyor, birileri gömüyor, birileri örtüyor. Peki hiç kimse görmüyor mu ? Kamyoncu, hafriyatçı, kolluk kuvvetleri, belediye mensupları, muhtar, ev hanımı, taksici, öğrenci...Kimseden ses yok...” diye hayıflanıp şikayet ediyor. Bu olayı ve Bakan Bey’in yukardaki sözlerini medyadan okuyunca insanın aklına ; Hz. Ömer (r) ile evine hırsız giren fakir kadın kıssası geliyor.  Fakir bir kadın Halife Ömer’den :
─  “Ben fakirim, kimsem yok. Hırsızın çaldığı eşyalarımı ver.” diye istekte bulunur. Hz. Ömer sorar :
─ “Evine hırsız girerken sen neredeydin ?” Bu soruya fakir kadın şöyle cevap verir:
─ “Gece olduğu için uyuyordum, hırsız eve girip her şeyimi çalmış !” Hz. Ömer :
─ “Evine hırsız girerken niye uyudun ?” Fakir kadın :
─ “Ey Halife ! Sizin uyanık olduğunuzu sanıyordum !” der. Kadının bu cevabından irkilerek etkilenen ve sorumluluğunun farkına varan “Halife / Devlet Başkanı” eşyalarının bedelini kadına öder. 
Hz. Ömer’i örnek alması gereken Sayın Bakan bu konuda acaba ne yaptı ? Yöre halkının sağlığının bedeli ne oldu ? Kimse bilmiyor ! Unutuldu gitti ! İşte bu durum, ne yazık ki, bir “çağdaş  nemelâzımcılık” örneğidir. Tabi ki ses çıkmaz, çünkü insanımız “neme lâzımcı” olmuş çıkmış, nesine gerek ? Fakir kadın kadar bile olamıyor  ! Vatandaş “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” korkusu ile yaşıyor. Öyle bir tersine dönmüş dünyada yaşıyoruz ki; “Güçlünün haklı, güçsüzün haksız” olduğu bir toplum düzeninde ses çıkarıp ta başını belaya sokmaya ne lüzum var ? Vatandaşlık görevini yapmaya kalktığında insanın anasından emdiği sütü burnundan getirirler. Hangi kapıyı çalsa, derdini anlatacak bir “Marko Paşa” bulamaz ! Halk korkutulmuş ve sindirilmiş : “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı toplumda yaygınlaşmıştır. Meydan sırtını bir yerlere dayayan tilkilere kalmış. “Kurdun adı çıkmış, tilki derede baş kesiyor” atasözü gerçekleşmiştir. (Biz her zaman ve her yerde olduğu gibi, olaylara şunun bunun penceresinden değil, tarafsız ve âdil bir pencereden bakmaktayız. Şu veya bu görüşü değil, gerçeği dile getirmeye gayret göstermekteyiz. Olayları dünü ve bugünü ile ele almakta ve geleceğe ışık tutmaya çalışmaktayız. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisi bize bu yazıları yazdırmaktadır.)

Neme lazımcılık anlayışı bir hastalık mıdır ?  
Neme lâzımcılık anlayışı yok oluş sürecine giren toplumların yakalandığı salgın bir hastalık türüdür. Bu hastalık günümüz Türkiye Coğrafyası’nda da yaygın hale gelmiştir. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. İnsanımızın bir an önce üzerine serpilmiş bulunan ölü toprağını silkeleyip ; “Yeni Bir Diriliş” ile ayağa kalkması lâzımdır. Milletimizin tarihinde bu hastalığın yaygın hale geldiği dönemlerde, aydınlarımız, uyuyan halkı uyandırmak için durup dinlenmeden haykırmış : “Kanayan bir yara gördüm mü sızlar tâ ciğerim, / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, / Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım, / Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.” (6)  diyerek  neme lâzımcılık hastalığının reçetesini yazmıştır. Bu reçeteyi kullanmak lâzım. Bizim içine düştüğümüz “ahval ve şerait”ten kurtulmamız böyle reçeteleri kullanmaktan geçer. Bizi bize ait reçeteleri kullanmaktan alıkoyacaklar çıkacaktır. Onlar her devirde bulunan alçak ve asalaklardır. Onları tanıyalım : “İki tip tanıyorum, bu devrin utanmazı ! / Biri dinde hokkabaz, biri küfür cambazı !” (7) diyen şair hastalık mikrobunu keşfetmiştir (bulmuştur). Onlar; mantık tanımayanlar ile, mantıktan başka bir şey tanımayanlardır. Aslında onlar “ahlak hastası”dır. Onlara kaptırdığımız yakamızı kurtarmalı ve kendimize dönmeliyiz. ABD, AB, DB,  IMF ve BOP reçeteleri bizi ağır ağır yok olmaya sürüklemektedir. “M. Kemal Paşa” bu konuda bir reçete yazmış ve şöyle demiştir : “Artık durumu düzeltmiş olmak için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin ? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Türkiye hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir”(8)  Yüce Allah’ın (c) Elçisi Peygamber Efendimiz (s) kendi reçetemizi kullanırsak, içinde bulunduğumuz yok oluşa gidişten nasıl ve hangi yollarla kurtulacağımızı bize ne güzel haber veriyor ; <<Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer eli ile değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Dili ile değiştirmeye de gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin (reddetsin / ayıplasın) ki, bu imanın en zayıf derecesidir.>> (Müslim, İman, 78) İslâm âlimleri genellikle kötülükleri el ile değiştirmenin yöneticilerin, dil ile değiştirmenin ilim adamlarının, kalp ile değiştirmenin de güçsüz kimselerin davranışı olacağını işaret etmektedirler. Ayıplamanın yolu sandıktan geçer. Toplumda kötülüklere karşı bu üçlü davranış tarzı müslümanların görevi olup, neme lâzımcılığı önleyecek en geçerli yoldur. Yukarıdaki hadiste gösterilen toplumsal kurtuluş yolunun ne kadar önemli olduğu, şu hadisle de uyarı yapılarak pekiştirilmektedir. <<Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. >>  İnsanımız bu doğru yolları tutarsa, Yüce Allah’ın işaret buyurduğu şu hedefe ulaşacaktır ; <<Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.>> (Ali İmran, 3/139) Bu reçeteleri kullanırken, çağdaş bilim ve teknolojiyi “ahlak ve iman” ile karıştırıp içmek lazım. (İman, ahlak, hak ve hukuk konularında gösterilen korkaklık imanın zayıflığına işarettir.)
Neme lazımcı olmayan yöneticiler
Hz. Ebubekir Halife (Emir / Devlet Başkanı) seçilince şu konuşmayı yapmıştır :  “Ey insanlar ! Size halife oldum, ama bu, sizden daha hayırlı olduğumu göstermez. İdaremde isabetli olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. İçinizde zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli olansa, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Bir millet, Allah yolunda cihattan (her türlü olumlu çalışmadan) vazgeçerse, Allah’ın gazabına uğrar ve perişan olur. Bir millette kötülük yaygın ve revaçta olursa, Allah o milleti belaya düşürür. Allah ve Resulü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itattan ayrılırsam artık sizin üzerinizde itaat görevi kalmaz…” (9)  (Asr-ı Saadeti örnek aldıklarını söyleyenlere ithaf olunur.)
Neme lazımcı olmayan halk
Hz. Ömer Halife (Emir / Devlet Başkanı) seçildiği gün ilk konuşmasında ;  Halka hitaben :
─  “Ey İnsanlar (Müslümanlar) ! Ben haktan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız ?” diye sorunca, halktan birileri :
─  “Ya Ömer ! Ey halife ! Sen eğilir, haktan ve adaletten saparsan, seni kılıçlarımızla doğrulturuz !” cevabını vermişler. Hz. Ömer bunun üzerine :
─  “Elhamdülillah ! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım var” diyerek şükretmiş, sevinmiş ve hamdetmiştir.  (10) (Hz. Ömer gibi otoriter bir yöneticinin bu davranışı günümüz yöneticilerine örnek olmalıdır. Örnek olmak bir yana, şimdikiler konuşmak şöyle dursun, ne yazık ki ; bir daha seçilemem diye susmaktadırlar.)


Neme lazımcılara çağrı !
İçinde bulunduğumuz şartlar geçilmez geçitler, yıkılmaz kaleler değildir. Yeneriz, yıkarız, geçeriz ve üstün geliriz. Yeter ki; “neme lâzımcılık anlayışı”nı terk edelim. Gerisi kolay ! Vatanı ve milleti kurtaracak kahramanlar da, kadrolar da, fikir ve yöntemler de bulunur. Şunu da hiç unutmamalıyız ki; “Sahipsiz kalan vatanın batması haktır, / Sen sahip olursan vatan batmayacaktır.” diyen şair, bu sözünü Osmanlı’nın yıkılış döneminde söylemiştir. (11)  Bu sözler neme lazımcılığa uyarı sayılan sözlerdir. . Ve yine yeter ki ; “Vatan dediğimiz coğrafya, inançlarımızı yaşayacağımız yer olsun.” Çünkü atalarımız inançlarımızı yaşayalım diye bu toprakları bize miras bıraktılar. Biz de bu mirasa sahip çıkalım ve bizden sonraki nesillere bizim olan bir vatan bırakalım. Bizim olan vatanın ve onun üstünde yaşayan milletin sonsuza kadar yaşaması için şu eşsiz uyarıya (hadise) dikkat edelim : “Kimse ‘Neme lazım, ben kendime bakarım’ demesin. Allaha yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz, ya da Allah sizin üzerinize şer olanlarınızı kullanır, onlar size en kötü azapları (sıkıntı ve dertleri) getirirler. Sonra iyileriniz dua eder de duaları kabul edilmez.” (12) Nemelazımcılık ; insanlık değerlerine aykırı, köleliği kabullenen, kula kul olmayı yeğleyen bir anlayıştır. Siz siz olun böyle bir anlayıştan uzak durun !  (Şunu iyi bilmeliyiz ki, gün gelir ; “neme lazım, ben kendime bakarım” diyenlerin kapısı da çalınır !)

Not : (21.04.2006 tarihinde yazılan bu yazı güncelliğini koruduğu için ; çok az ekleme yapılarak ve gözden geçirilerek  yayınlanmaktadır.)

İhsan Tekoğlu
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Dipnot / Kaynakça    :
1 – (“Şeyh Edebalı”nın bu öğütlerini ayrı bir yazı ile ele alacak ve yorumlayacağız.)
2 – (“Yahya Efendi”nin bu öğütlerini ayrı bir yazı ile ele alacak ve yorumlayacağız.)
3 – Yılmaz Öztuna,  (Büyük Türkiye Tarihi, c.4, s.211,212)
4 – İ.H.Soykut,  (Türk Atalar Sözü Hazinesi,314)
5 – Mehmet Emin Yurdakul.
6 – M. Akif Ersoy,  (Safahat)
7 – Necip Fazıl Kısakürek,  
8 – T. B. M. M. Gizli Celse Zabitları,   (Cilt 3)
9 – İbn Hişam, (IV. 340-341), Taberi, (3. cilt 203)
10 – Büyük İslam Tarihi, (Doğuştan Günümüze, II. s.186)
11 – M. Akif Ersoy,  (Safahat)
12 – Hadis, (Tirmizi, Fiten, 8)
rssfeed
Aşağıdaki ikonlar aracılığı ile bu sayfayı sosyal paylaşım sitelerinde paylaşabilir, herhangi bir mail adresine yollayabilir veya sayfayı favorilerinize ekleyebilirsiniz... çıktı alabilirsiniz...
Email Drucken Favoriten Twitter Facebook Myspace Stumbleupon Digg MR. Wong Technorati aol blogger google reddit YahooWebSzenario
 

Yazar: İhsan Tekoğlu

E-mail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Diğer yazılarını göster

Yorum ekle

Sitedeki yorumlardan yorum sahipleri sorumludur. Yorum yaparken düzgün dil kullanmaya dikkat edelim...


Güvenlik kodu
Yenile

reklam480_200

reklam480_200