asim-destek-reklam-2
Alucra.com
Erectile prostaglandin dysfunction, viagra malaysia erectile impotence.
Ölüler İçin : DUA PDF Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfMükemmel 
Okunma Sayısı : 5000 kişi tarafından okunmuştur.
Yazar İhsan Tekoğlu   
Cuma, 30 Ağustos 2013 20:56



─ Ölüler İçin : DUA ─
(Ne Zaman, Nerede ve Nasıl Yapılmalıdır?)



(Ahlak Yazıları : 6)

Önsöz: (Konumuz “din” ve ölüler için “dua”. Din nedir? Din güzel “ahlak”tır. Din “hak”tır. Din “hukuk”tur. Din “adalet”tir. Din “üretmek” ve “paylaşmak”tır. Din “adam” olmaktır. Aslında “İslam adamlık dinidir”. Allah, Kur’an’da “iyi adam” ve  “iyi iş” istemektedir. Bu konuda: “Andolsun ki, Allah Elçisi sizin için en güzel örnektir.” (Ahzâb, 33/21) buyurmakta ve son Peygamberini tüm insanlığa örnek göstermektedir. İstenilen insan tipi güzel ahlakın sembolleştiği “iyi insan” tipidir. Sadece iyi olmak yetmez, iyinin de iyisi olmak gerekir. İyinin iyisine “aktif iyi” denir.1 Aktif iyi insan model insandır. Model insanlar insanlığa örnek olurlar. Aktif iyi olan insan, çalışır, üretir ve paylaşır. Böylece kendi duasını sağlığında yapmasını bilir. Bu değerler yoksa, din de yoktur, “adamlık” da yoktur. Bu değerlerin olmadığı bir coğrafyada “İndirilen Din” yaşanmıyor demektir. O coğrafyada “Uydurulan Din” indirilen dinin yerine geçmiştir. Uydurulan din hayata hakim olursa, üretmek ve paylaşmak yerine; çalıp çırpmak ve yağmalayıp yığmak hakim olur. “Balık baştan kokar.” Ayaklar baş, başlar ayak olur. “At izi, it izine karışır.” Böylece ortada ne din kalır, ne de ahlak kalır. Din geçim ve seçim aracı olur. Ahlak başını alır, gider. “Ahlak gider Mısır’a, namus peşi sıra, ara ki bulasın!” Ahlaksızlar dua etmez, etse de duaları kabul olmaz. Dua imandan bir parça ve göstergedir. Gerçek iman sahipleri güzel ahlaklı insanlardır. İman sahiplerinin duası geçer. “Kâfir”in, “münafık”ın ve “münafık huylu” insanların tevbe edip imana gelmedikçe duaları kabul edilmez. Gerçek din böyle emrediyor. (Bu düşüncelerin ışığında ahlak ile imanı, iman ile duayı ve ölülere dua olarak ne yapılması gerektiğini aşağıdaki bölümlerde hiçbir önyargı ve art niyete kapılmadan ayet ve hadislere uygun olarak  anlatmaya çalışacağız. Gayret bizden, yardım dinin sahibi Yüce Allah’tan olsun.)
Dua güzel ahlaka açılan ana kapıdır.


İndirilen dinin elçisi Hz. Peygamberimiz : “İslam güzel ahlak demektir. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”  2 buyurmuştur. Dua, güzel ahlaka açılan ana kapıdır. “Ölüler için : DUA” konulu yazımızı ana kapıya ulaşmak düşüncesiyle; “Ahlak Yazıları” bölümünde yayınlıyoruz. Ölüler için duanın ne demek olduğunu, ne zaman, nerede ve nasıl yapılması gerektiğini yazmak ve anlatmak; bir çok yanlışları düzeltmek boynumuza borç, üzerimize farz olmuştur. Çünkü dua ve ibadet konusu insan hayatının en önemli ve en başta gelen  temel unsurudur. Bu konuya “bana ne” böyle gelmiş, böyle gider demeyip; “sorumluluk” duyarak bakmak gerekir. Çünkü, “ölüler” için dua etmek, “diriler” için en büyük sorumluluktur. Ölenin yakınları bu sorumluluğu yerine getirmezse; “kul hakkı” yüklenmiş olurlar. Ne var ki, ölüler için dua; âdet ve gelenek haline getirilerek, özünden ve amacından uzaklaştırılmıştır. Ölülere yapılan dualar sıradan törenlere indirgenmiş,  amacından saptırılmış, ölüye yararlılık yönü göz ardı edilmiş, dirilere puan getirici gösterilere dönüştürülmüştür. Fakirin gücü yetmediği için yapamadığı, zenginin güç gösterisine çevirdiği ayinlerin (duaların) ne yazık ki ölülere fazla bir faydası olmamaktadır. Haramizâde ve haramzâdelerin yaptıkları dualar moda haline getirilmiş dua olup; ne ölüye ve ne de diriye fayda getirmez. Ne yazık ki, fakir fukaraya kısa ve az, zenginlere uzun ve çok dua edilen bir dönemde yaşamaktayız. Birileri çıkıp ta “sana ne” diyebilir. Kim ne derse desin, biz işin sözüne değil, özüne bakacağız. Gerçekleri dile getirmeye çalışacağız. Ölmüşlerimizin “Ruhuna Fatiha!” diyerek, çok önemli bir konuyu kısa yoldan geçiştirmemek gerekir. İnsan, sağlığında “ahde vefa” gösterip sözünde durmalı, gerek kendisine ve gerekse ölülerine karşı, bu kurallara uygun hareket etmelidir. (Fatiha, Allah ile kul (insan) arasında yapılmış sözleşmenin ilkelerini kapsayan anahtar bir suredir. Bu surede müslümana “Müslüman olması için” hedefler gösterilmiş ve şöyle dua etmesi emredilmiştir: “(Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5) diyerek yaptığı sözleşmeye sahip çıkması istenmiştir. Ancak sağlar sözleşme yapar, ölüler sözleşme yapamaz. Sözleşmeler, insanoğluna ruh verilirken yapılır, sözleşme insanın eti kemiğiyle değil, ruhuyla yapılır ve dünyada yaşarken uygulanır. İnsanoğlu Yüce Allah’ın sözleşmedeki emirlerini: “Bir de Rabbin, ademoğlunun sulbünden onların nesillerini çıkardığı her zaman, onları kendileri hakkında tanık kılıp: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit: “Evet, Rabbimizsin, şahidiz” dediler.” (Araf, 7/172) ve böylece söz verip sözleşme yaptılar. İnsanoğlu verdiği sözü “ahde vefa” gösterip yerine getirmelidir. İnsan öldüğü andan itibaren sözleşme yapma hakkını kaybeder. Sözleşmede verdiği sözden dolayı sorgulanıp imtihan edilir.)
Gerçek dua, eylem ve söylem birliği ile yapılır.


Ölüler için gerçek dua; sadece “söylem” ile bitirilebilecek bir iş değildir. İyi bilinmeli ki, çok önemli bir iştir. Ölenin ebedi hayatı ile ilgili varoluş veya yokoluş meselesidir. Onun için söylemden önce “eylem” gerekir. Söylem kolay, eylem zordur. Ne yazık ki, diriler işin kolayına kaçmakta, ölüler için gerçek dua yerine olmayacak istek ve dilekte bulunarak işi “Fatiha okumak” yoluyla bitirdiğini sanmaktadır. Bu davranış boştur ve kendi kendini kandırmaktır. Fatiha okumanın faydası okunana değil, okuyanadır. Din ve iman ile ibadet bir bütündür. İbadet ile dua da bir bütündür. Dünya ve ahiret hayatı da bir bütündür. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi; söylem ile eylemi birlikte düşünmek ve uygulamak gerekir. Geçerli dua, önce fiil (eylem) olarak yapılan, sonra kavli/sözle (söylemle) desteklenen duadır. Hz. Peygamber Efendimizin : “Çalışmadan dua eden, silahsız savaşa giden asker gibidir.”  3 kutlu sözü unutulmamalıdır. İslam’da dine sonradan eklenen, din öğretilerine aykırı ibadet ve görüşlere “bid’ad” denir. İslam yaşayışına sonradan giren Hıristiyanlık, Musevilik, Mecusilik, Zerdüştlük, Budizm ve Şamanlık gibi bozuk inançların örf ve âdetlerine de “israiliyat” denir. Uydurulan dinde, yoldan çıkmış bu inançların hurafeleri yer almıştır. Ayrıca birçok akıl ve mantık dışı söylem ve eylemler “hurafe” olarak adlandırılır. Ne yazık ki, gerçek dinin içindeki anlam ve amaçlar boşaltılmış, yerlerine hurafe ve anlamsız bid’adlar doldurulmuştur. İnsanlar akıl ve mantık dışı bu hurafelerin cazibesine kapılarak aldanmakta ve aldatılmaktadır. Bizim burada yapmak ve anlatmak istediğimiz konu: “Gerçek İslam”ın kural ve ibadetlerini bu ayrık otlarından temizlemek, “Kur’an” ve “Sünnet”in yolunu açmak olacaktır. (Gayret bizden, okuyup uygulamak sizden, yardım Allah’tan olsun. Bu görüş ve düşüncelerin ışığında konuyu incelemeye çalışacağız. Bizden evvel ölenler için : “Tekrar mülaki oluruz, bezm-i ezelde, / Evvel giden ahbaba selam olsun erenler!” diyelim, hayatlarında hayırlı iş ve eylemlerle eser bırakanları hayırla analım. Konuya Rabbimizin bize öğrettiği şu dua ile başlayalım: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr,59/10) Amin! Diyelim, belki duamız kabul olunur.)

Ölüler dua edemez, etse de kabul edilmez.


Evet, ölüler dua edemez, etse de kabul edilmez. Tevbe de edemez, etse de kabul edilmez. Sadece pişmanlık duyarlar. Ne var ki : “Son pişmanlık fayda vermez.” Şurası iyi bilinmelidir: “Akıllı insan kendi duasını kendisi yapan insandır.” Bu da ancak sağlıkta yapılır. İnsan ölünce duasını yazan kalem kırılır ve yazmaz olur. İnsan, dünyayı terk edip gittiği yer olan ahirette hesaba çekilir. Kısacası dünya “imtihan” yeri, ahiret “hesap” yeridir. Dünyada yaşarken; hakkıyla fiili (eylemli) ve sözlü (söylemli) dua etmeyenlerin, ahirette nasıl bir durumla karşılaşacakları şu ayetlerle haber verilmektedir: “Nihayet o (inkarcılar) dan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim!” der, “Döndür ne olur, geri döndür beni; belki ben, daha önce yapmadıklarımın yerine doğru dürüst işler yaparım!”/ Kesinlikle hayır! Çünkü onun dile getirdiği, sadece muhatabı etkilemek için sarf edilmiş boş bir laftır; nitekim böylelerini arkalarından dirilecekleri güne kadar (aşamayacakları) bir engel kuşatmıştır.” (Mü’minun, 23/99-100) Evet, geri dönüş yoktur. Çünkü “reenkarnasyon” en büyük hurafedir. Bu ayetten çıkarılması gereken ders; geçerli duanın nerede ve ne zaman yapılması gerektiğidir. Her şey güneş gibi ortadadır. Görmezden gelmek, vurdumduymaz davranmak akıl işi değildir. Yaşarken “dünya” ve “ahiret” dengesini kuramayanlar ebedi hayatta kaybedenlerden olacaktır. İnsanoğlu, dünyanın oyun ve eğlencelerine kapılıp niçin yaratıldığını unutmakta ve akıl dışı davranarak kendi geleceğini kendi eliyle ziyan etmektedir. Yukarıdaki ayet yalnız “kâfirler” için değil, “müslüman” olduğunu söyleyenler için de geçerlidir. Bir anlamıyla da “münafıklar”ı işaret etmektedir. Yeri gelmişken değerli bir düşünürümüzün şu sözüne kulak verelim: Ey şaşkın! “Kendi elinle bozuyorsun kendini! / Yoksa, Allah güzel yaratmıştı seni.” 4 İnsanoğlunu mal, mülk, makam bozar. Kimi insan bunların cazibesine kapılıp “ne oldum delisi” olur. Kibir, gurur ve benlik çukuruna düşer. Büyüklük hastalığına yakalanır. Heva ve hevesini tanrı edinir. İnsan “Kendi kendine yettiğini sanarak azar.” (Alak, 96/6,7) Azdığı için Allah’ı unutur. Allah da onu unutur. Allah’ın insanı unutması mecazidir ve insanın cehenneme, çıkmamak üzere atılması anlamına gelir. O halde yaratılışında kusur bulunmayan insan, kendi kendini bozmak ve yaratılış amacından uzaklaşmak suretiyle; kaybedenlerden olur. Bu bozulmanın duası da, ilacı da yoktur. Tek çare sağlıkta gerçek ve geçerli tevbedir. İnsanın aklını kullanmayıp kendisine sağlıkta dua etmeyerek verdiği zararları şu hadisi şerif ne güzel anlatmaktadır: “Akıllı kimse nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz ve ahmak ise nefsini heva ve heveslerine uyduran, Allah’tan olur –olmaz boş şeyler temenni eden kimsedir.” 5 Bu kutsal ve özlü sözlerden anlıyoruz ki; ahirette yapılacak tevbe ve dualar hiçbir anlam ifade etmemektedir. İnsan, dünyada yaşarken ne söylerse söylesin, ne yaparsa yapsın, her hal ve hareketinin “Amel Defteri”ne yazıldığını unutmamalıdır. Amel Defterleri “Yüce Divan”da açılacak ve “Hesap Günü” her şey bir bir sorulacaktır. (Ölüler dua edemez, etse de kayda geçirilmez. Çünkü öldükleri gün Amel Defterleri kapanmıştır.)
Diriler dua eder / Dua sağlıkta yapılır.


Duanın sağlıkta yapılmasının ve mirasçılara bırakılmamasının ne kadar önemli olduğunu Hz. Peygamberimizin şu kutlu sözünden anlamak gerekir: “Güçlü ve kuvvetli iken, sağlığın yerindeyken, cimriliğin üzerindeyken, fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı düşlerken; verdiğin sadakanın sevabı daha büyük olur. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar”, “filana bu kadar” demeye bırakma. Zaten o mal ve mülk vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” 6 Hayırlı işlerde yarışmak güzel şey. Hayırlı işlerde acele davranmak, bu iş ve eylemleri son nefese bırakmamak gerekir. İnsanın, kendi duasını kendisinin yapması ve işi sağlıkta bitirmesi akıllı bir davranıştır. Bu davranış için söylenmiş: “Ne verirsen elinle, o gider seninle” sözü yerinde bir sözdür. Yüce Allah: “Kim zerre miktarı hayır (iyilik) yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 99/7) buyurmuştur. İyilikleri (fiili/eylemli duaları) sağlıkta yapmak ve geridekilere bırakmamak gerekir. Geridekilerin geçmişleri adına yapacakları iyilikler, geçmiştekilerin iyiliği değil, kendi iyilikleridir. Bir anlamıyla insanın sağlıkta yaptığı iyilikler ahirette teslim almak üzere kargoya verilmiş sevap paketleridir. Bu paketler “Mizan”da tartıya girer ve kurtuluşa sebep olur. Aklı olan insan kendi duasını yaptığı gibi, sevap paketlerini de kendi eliyle kargoya verir. İyilik ve yardımların önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir”. Bu endişeyi nefis ve şeytan devamlı tetikler. Yüce Allah: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder.” (Bakara, 2/268) buyurmakta ve özellikle duaların (iyiliklerin) sağlıkta yapılmasını tavsiye etmektedir. Allah Elçisi  Hz. Muhammed, bu konuyu şu kutlu sözüyle ne güzel taçlandırmış: “Ölüyü (kabre kadar) üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli  (iyi veya kötü işi). Bunların ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı geri döner, ameli (kendisiyle) kalır.” buyurmuş ve şöyle devam etmiştir: “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Şu üç kimsenin defteri kapanmaz. Kesintisiz iyilik /sadaka (sadaka-i cariye) sahibi kimseler, topluma yararlı bir ilim (talebe / eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler.” 7 “Amel Defterleri” kapanmayan insanlar, kendi dualarını kendileri yapan, başkalarının duasına ihtiyaç duymayan akıllı ve örnek insanlardır. Bu insanların arkalarında bıraktığı eserler tüm insanlığa yâdigar kalır. (Böyle insanlar hayırla yadedilirler, model alınır ve öldükten sonra insanların hayır duasını kazanmaya devam ederler. Ne mutlu onlara!)

Sürekli hayır getiren yatırım: “Sadaka-i Cariye”dir.


Yukarıdaki hadiste geçen “sadaka-i cariye” : Yol, köprü, çeşme, mescit, yoksullar için aşevi, hastane, yurt ve okul gibi hayır yerleri yaptırmak anlamına gelir. Yüce Allah bu konuda: “Sürekli kalan işler Rabbinin katında hem mükâfat  (ödül) bakımından daha hayırlı, hem de sonuç olarak daha iyidir.” (Meryem, 19/76) buyurmuştur. İnsanların ve diğer canlıların maddi ve manevi olarak faydalandığı kurumlar kuran, eserler bırakan, talebe yetiştiren kimseler, kendileri ölse bile; insanlar o şeylerden yararlandığı sürece onun sevabını almaya devam ederler. Ne güzel şey! Yüce Allah’ın insanlara örnek gösterdiği sevgili Peygamberimiz, güzel ve yol gösterici sözlerinden birinde şu örneği vermiştir: “Mü’min bir kişi bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse, bu yenen şey kıyamet gününe kadar o mü’min için sadaka (iyi iş) olur.” 8 İşte sadaka-i cariye budur. İyiliklerin bin bir çeşidi vardır ve hiçbirisi göz ardı edilmemelidir. Yazıcı melekler iyilikleri ve kötülükleri devamlı kayda geçirirler. İnsanın sadaka-i cariye hanesine yazılan önemli ve başka bir iyiliği de şu hadisle haber verilmiştir: “Her kim güzel ve yararlı bir geleneğe çığır açarsa (yol açarsa); ona ve ondan sonra o geleneğe uyanların mükafatları da (ödülleri de) ayrıca ona verilir. Her kim de kötü ve zararlı bir geleneğe çığır açarsa (yol açarsa); ona da hem açtığı geleneğin günahı ve hem de o geleneği işleyenlerin günahı verilir.” 9 Kötü çığır açmaktan kaçmak, iyi çığır açmaya çalışmak gerekir. Din öğretilerine ve şer’i hükümlere uygun çığır açmak bid’at değildir. Yararlanılan ilimdir. Her yenilik bir kıstasa başvurulmadan bid’at olarak kabul edilirse; içtihat yapılamaz, ilim ve teknoloji gelişmez, böylece müslümanlar geri kalır. (İnsan için sağlığında yaptığı en iyi fiili / eylemli dua işte budur. Kur’an bu tip dualara “salih amel” der. Sağlığında tevbe edip af dileyenler, bu eylemli duaları yapanlar; kurtuluş kapısını açar ve söz verildiği gibi içeri girerler. Allah bilir. Ne mutlu, güç yetirip böyle dua edenlere !)
En geçerli dua: “Hasenat” ve “Salihat”tır.


Din sahibi “Allah”tır. Din dünya ve ahiret hayatını kapsayan ve birbirinden ayrılmayan kurallar bütünüdür. Bu kuralları koyan Allah, kuralları “Kitap” ve “Peygamber” göndererek tüm insanlığa bildirmiştir. “İslam” semavi dinlerin ortak adıdır. Son Peygamber “Hz. Muhammed”dir. Son ve bozulmamış tek kitap “Kur’an”dır. Hz. Muhammed’in Kur’an’a dayanarak uyguladığı kurallara “Sünnet” denir. Kur’an ve sünnette bir çok kavramın yanı sıra iki önemli kavram daha vardır. Birisi “hasenat”, diğeri “salihat”tır. Her iki kavram genel anlamıyla “iyilikler” demektir. Ne var ki, aralarında fark vardır. Hasenat, sonuçları kişinin kendisine dönük olan iyiliklerdir. Salihat, sonuçları başkalarına dönük olan iyiliklerdir. Namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler hasenattır. İnsan bunları kendi sağlığında kendisi için yapar. Yol, köprü, çeşme, mescit, hastane, aşevi, yurt ve okul gibi hayır kurumları yaptırmak salihattır. Salihat “salih amel” demektir. İnsan bunları sağlığında gerçekleştirirse; ölümünden sonra kendi iyiliği için yatırım yapmış olur. Bu iyilikler, insanlar ve tüm canlılar için yapılmış iyiliklerdir. Bunlardan yaşayan her türlü canlı varlık yararlanır. Hasenatın getirisi bire on, salihatın getirisi “cennet”tir. Yapılan bu iyiliklerin geçerli olması ve kabul edilmesi için genel kural; “ahlak” ve “iman” sahibi olmaktır. Kur’an da 62 yerde salihat kavramını değişik şekillerde: “Ey İman edenler ve salih amel işleyenler” (bkz. Bakara, 2/277) diyerek emir ve tavsiye edilmiştir. Yüce Allah, salih amel işleyenler için Kur’an da şöyle buyurmaktadır : “Kadın olsun, erkek olsun imanlı olarak “salihat” işleyen herkes cennete girecek, zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaktır.” (Nisa, 41/24) Allah’ın bu kutlu sözü ilahi adaletin “garanti belgesi”dir. Bunun yanında : “İman edip “salihat” işleyenlere ise, altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte en büyük kurtuluş budur.” Sözü verilmiştir.(Büruç, 85/11)  Bu büyük kurtuluşa erenler hakkında: “İman edip salih amel işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele” (Bakara, 2/25) buyrularak “cennetle müjdelenenler”e mutlu insanlar oldukları haber verilmiştir. Bu müjdeleri hak eden insanları Yüce Allah şöyle övmektedir : “Şüphesiz iman edip, “salihat” işleyenler var ya; işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdırlar (iyisidirler).” (Beyyine, 98/7)  Bu kutlu sözlerden sonra hasenat ve salihatın ne kadar önemli kavramlar olduğunu, bu iyiliklerin sağlıkta işlenmesi gerektiğini anlamış bulunuyoruz. Bu iyilikler, dini de, insanlığı da, ahlak kurallarını da ayakta tutar. Böyle bir dünyada toplumlar mutlu bir hayat yaşar. Bu övme, müjde ve cennet kazanma mutluluğu gibi nimetler her kula nasip olmaz. (Ne mutlu dünya hayatında bu garanti ve müjdelere kavuşanlara ! Hasenat yolunda yürüyerek kendini kurtaran, salihat yolunda yürüyerek içinden ırmaklar akan cennetlere kavuşanlara! Bu yollarda yürümek sağlıkta yapılan en geçerli duadır. Bu özelliği anlamak, unutmamak ve ona göre yaşamak lazım. İşte fiili / eylemli dua dediğimiz dua budur.)
Ölüler için yapılacak gerçek dualar nedir ve nasıl yapılır?


Yukarıdaki bölümlerde gerçek ve geçerli (kabul edilebilir) duaların özel ve genel şartlarını kaynaklara dayanarak kısaca anlatmış bulunuyoruz. Bu ve bundan sonraki bölümlerde; ölüler için yapılacak duaların ne zaman, nerede ve nasıl yapılması gerektiğini anlatmaya çalışacağız. İnsanoğlunun ebedi hayatında var veya yok oluş konusu olan dünya ve ahiret dengesini birlikte ele alacağız. Bu dengenin dünyada başlayıp ahirette sonuçlanan ve çok önemli yasalara bağlı bulunan bir denge olduğunu hatırlatmaya çalışacağız. Bunları anlatabilmek için;  sorulu – cevaplı şu “Mizan Hadisi”nden yola çıkacağız: (Önemli hadis kaynaklarının tamamında yer alan bu hadis “Müflis Hadisi” olarak da bilinir. Konu şöyle başlar: Bir gün sohbet (ders) sırasında, Hz. Peygamber Efendimiz sahabeye (arkadaşlarına) şöyle sormuş:
─ “Müflis kimdir?” Sahabeler şöyle cevap vermiş:
─ “Müflis, malı, mülkü, parası olmayan, borçlu, işsiz ve güçsüz kimsedir.” Bu cevap üzerine Efendimiz:
─ “Hayır! Bu dediğiniz şeyler çalışarak yerine gelir. Asıl müflis şudur” buyurmuş ve aşağıdaki uzun hadisi dile getirmiş:
─ “Benim ümmetim içinde müflis o kimsedir ki, ahirette Allah’ın huzuruna namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak gelmekle beraber; bu kişi, öyle (günahlarla da) gelir ki, kimine sövüp saymış, kimini itip kakmış, kimini dövmüş, kiminin kanını akıtmış, kiminin malını yemiş, kimine iftira etmiştir… İşte bu durumda onun ibadetlerinden elde ettiği sevaplar kendisinden alınıp bu hak sahiplerine dağıtılır. Eğer amelleri (sevapları) bu hakları ödemeye yetmezse, bu kişilerin günahlarından alınıp hak yiyenin günahlarına eklenir. Böylece (sevapları elinden gitmiş, günahları daha da artmış bir müflis olarak) kaldırılıp cehenneme atılır.” 10 Böyle bir hadisi okuyan her insanın tüyleri ürpermelidir. “Ahiret Müflisi” olarak gösterilen insan tipleri, her zaman ve her yerde fazlasıyla bulunur. Hadis, ahirette kurulan ve “Mizan” denilen hassas teraziyi tarif etmektedir. Müflislerin yapıp ettikleri sayılırken daha bir çok örnek ele alınmıştır. Bu hadisi aldığımız hadis kaynaklarında bir kısım günahlar sayıldıktan sonra; “…” / üç nokta konulmuştur. Bu yazılım şekli tüm günahları kapsar. Günümüzde ahlaksızlık yaygın hale gelmiş ve günah çeşitleri çoğalmıştır. Saymakla bitirilemez. Yukarıda sayılan  günahlara: “Tuzak kurup adam kandırma, örgütlü ve nitelikli dolandırıcılıkla insan ve kurumları soyup soğana çevirme, namus ve ırza göz dikme, tüyü bitmemiş yetim malı yeme, kamu malını yağmalama ve yandaşlara yağmalatma, yönettiği toplumu kendi çıkar ve korkuları uğruna büyük güçlere satma, eline geçirdiği devlet erkini zalimce kullanma, uyuşturucu tacirliği yapma, gasp ve her türlü terör suçlarını (günahlarını) ve daha birçok münafıklıkları ekleyebiliriz.” Dünya hayatında bu suçları işleyenlerin: “Ruhuna Fatiha!” okunarak kurtulabilmeleri mümkün mü? Gerçekçi olmak, konuyu akıl ve mantık terazisinde tartmak gerekir. Şurası iyi bilinmeli ki, Yüce Allah’ın korunmasını istediği; “can, mal, akıl, soy ve din” gibi insan haklarını acımasızca ihlal edenlerin (bozan ve ezenlerin) yaptıkları yanlarına kalmayacaktır. Bu haklar, “temel insan hakları” olup; İslam dininin Allah tarafından konulmuş temel esaslarıdır. Bu haklara bağlı tüm diğer haklar saymakla bitmez. Bütün bu haklar kayıtsız şartsız korunur, yöneten ve yönetilenler olarak adaletle yerine getirilir. Din kuralları kişiye özel olarak ayrıcalıklı uygulanacak kurallar değildir. Hz. Peygamberimizin: “Kızım Fatıma da yapsa, cezasını uygularım” sözü en önemli delildir. 11 Tekrar düşünelim ve soralım; bu hakları ihlal edenleri “Fatiha okumak” yoluyla kurtarabilir miyiz? “Din Günü” her şey ortaya dökülür ve her şeyin hesabı bir bir sorulur. Bu ve diğer hak, hukuk, ahlak ve adalet kurallarını çiğneyenler kim olursa olsun, kesinlikle hesaba çekilir ve cezasını (karşılığını) bulur. Peygamberlerin bile hesaba çekileceğini bildiren Yüce Allah, hiçbir kula hesap konusunda ayrıcalık uygulamaz. Ayrıcalık: “İman edip salih amel işleyenler”e bile şartlı olarak uygulanır. Yeri gelmişken yanlış anlamalara kapı açan bir hadisi dile getirmekte yarar vardır. Şöyle ki: “Kıyamet Gününde ilk olarak sorguya çekilecek ibadet namazdır. Namaz konusunda sorun yoksa, diğer amellerde sorun çıkmaz.” 12 Bu hadis yanlış anlamalara sebep olmuş, “namazı kıl, gerisi kolay” düşüncesine yol açmıştır. Namazı aksatmadan kılan birçok “Din Hokkabazı” türetmiştir.13 Bu hadis ile yukarıdaki Mizan Hadisi’ni ve: “Kim zerre miktarı şer (kötülük) yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 99/8) ayetini birlikte ele alır, derin derin düşünürsek; Uydurulan Din’in İndirilen Din’i kullanarak nelere ve ne gibi sapmalara yol açtığını görürüz. (Bu uzun makalemizde kimsenin oluşmuş din anlayışına dil uzatmıyoruz. Yalan, yanlış ve çıkar elde etmek için uydurulmuş kuraldışı anlayışları düzeltmeye çalışıyoruz. İslam dinini anlamak için; Kur’an, Sünnet ve Hadisleri birlikte ele alıp iyice düşünmek gerekir. İşte burada eğriyi doğrudan, iyiyi kötüden, yalanı gerçekten ayırmasını bilen; selim akıl (sağduyu) devreye girer. Böyle sağlıklı bir anlayış hokkabazlığı defeder, yerine “Gerçek Mü’min”i koyar. “Namaz dinin direğidir” 14 hadisini, dinin yalnız ve yalnız namazdan ibaret olduğunu zan ve kabul edip; dinin ana kuralı olan “Güzel Ahlak”ı rafa kaldıran  ve günahlarını namazla örtmek isteyen aptal ve alçaklardan söz ediyoruz. Din sadece namaz değildir, din dünya ve ahiret hayatını birlikte kapsayan ve her türlü düşünce ve davranışları birlikte emreden Allah buyruğudur. İyi bilinmeli ki namaz; çok önemli bir ibadettir ve kesinlikle kılınmalıdır. Kur’an’da namazı farz kılan kesin ayetler vardır. Bu görüşümüz namaza karşı değil, “gösteriş namazı” kılıp, her türlü münafıklıkları sergileyenlere karşıdır. Kur’an’da Allah’ın yap dediği her şey farz, yapma dediği her şey ise haramdır. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan, bu emirlerin sadece birine değil, hepsine uymakla sorumludur. Din (İslam Dini) Allah’ın kural koyduğu, elçisi olarak Hz. Muhammed’in uyguladığı kurallar bütünüdür. Bu kurallara müslüman olduğunu söyleyen herkes uymakla yükümlüdür. Dinde eksiltme ve attırma yapılamaz. Bilerek veya isteyerek bu kuralları çiğneyenler din dışına çıkmış olurlar.  Ayet ve hadislerin gösterdiği yol budur. Hal ve keyfiyet böyleyse, ne yapalım ve ölmüşlerimize nasıl dua edelim? Bu sorunun doğru ve gerçeklere dayalı cevabını aşağıdaki bölümlerde bulmaya çalışacağız.)

a– Ölüler için gerçek ve geçerli dualar şunlardır:

1– Borçlar: (Ölmüş kimse borçlu ise öncelikle borçları ödenmelidir. Malı varsa malından, malı yoksa varislerinden, o da yoksa devlet hazinesinden elde edilip borçları kapatılmalıdır. Ölen kişi borçtan kurtarılmalıdır. Borçlu ölen kişi için borçları ödenmedikçe yapılan hiçbir dua geçmez. Belki teselli olur.)
2– Kul hakları: (Ölmüş kimsenin bilinen ve tespit edilen maddi – manevi kul hakları varisleri tarafından ödenmelidir. Alacaklılar (hakkı yenenler) bulunamıyorsa, onların adına hayır yapılıp, ölmüş kimsenin kul hakkı düşürülmelidir. Kul haklarıyla ahirete giden kimsenin, kul hakları ödenmedikçe; dua ile kurtarılamayacağı yukarıdaki “Mizan Hadisi”nde bildirilmiştir.)
3– Vasiyet: (Ölmüş kimse vasiyet etmişse, meşru, dine uygun ve yapılabilir vasiyeti yerine getirilmelidir. Her türlü iyi ve yararlı “vasiyet” insanın sağlığında yaptığı bir çeşit duadır.)
4– Miras: (Ölmüş kimsenin miras bıraktığı mal ve değerler meşru vasiyetnamesi yoksa; borçları ve kul hakları ödendikten sonra kalan bakiye varlık adaletle paylaşılır. Miras elde eden her varis ölüye ait sorumluluklarını yerine getirmelidir. Bu konu, ne yazık ki, uygulamada ihtilaf (çekişme) ve ihlal (bozma) konusu yapılmaktadır. Şu örnek, miras konusunda yapılan çekişme ve bozmanın ne kadar acı bir şey olduğunu göstermektedir: İzmir / Bergama mezarlığında “Mehmet Hindi Kadıoğlu / Bergama / 1867-1951” dikili mezar taşındaki şu dörtlük: “Mal bıraktın, mülk bıraktın üşüştük, / Kavga ile, niza ile bölüştük, / Üç karış toprak için dövüştük! / Çocuklar etsin diye rahat, / Satmadın da geçindin kıt kanaat,/ Evladından olsun sana nasihat, / O dünyada malın varsa sat baba!” yazılmış ve yaşanan acıklı bir hikaye dile getirilmiştir.15 Geride kalanların mutlu ve huzurlu olmaları, kendisine hayır dua etmeleri ve temiz soy bırakmaları (yetiştirmeleri) ölü için en iyi duadır. Ölen kişinin bu duayı kazanabilmesi için; çok sağlam, adil ve dengeli bir “vasiyetname”yi sağlığında bırakması gerekir.)
5– Yetimler ve dullar: (Ölmüş kimsenin geride bıraktığı yetim ve dullara, varislerden gücü yetenler, yoksa devlet kurum ve kuruluşları sahip çıkmalıdır. Yüce Allah böyle istiyor. Böylece ölmüş kimse “huzur içinde yatar”. Bu davranış ölüye yapılan en geçerli duadır.)
6– Ana ve baba: (Ölmüş kimsenin ana ve babası ve diğer yaşlı ebeveynine sahip çıkılmalıdır. Bu görev varisler ve akrabalardan gücü yetenlere, yoksa devlet kurum ve kuruluşlarına düşer. Bu da ölüye yapılan bir çeşit duadır. Yukarıdaki iş ve eylemler yapılmadan “Okunan Fatiha”nın ölmüş kimseye faydası yoktur.)

b– Ölüler için geride kalanların sadakası / hayrı şöyle olmalıdır:

1– Açları doyurmak: (Ölmüş kimse için mirasından pay ayırmak yoluyla,  mirası yoksa, varislerden gücü yeten kimselerin yapması gereken bir sorumluluktur. Çünkü ölmüş kimse sağlığında varislerini yedirmiş içirmiş, ömrünü onlar  için harcamıştır. Bu sorumluluk ve davranış hem güzel ve hem de sosyal bir sâlih amel / iyiliktir. Hem ölüye ve hem de diriye hayır getirir, dua olur.)
2– Çıplakları giydirmek: (Ölmüş kimse adına çıplakları giydirmek, açları doyurmak gibi sosyal bir sorumluluktur. Getirisi ölüye de diriye de sevap olarak yazılır.)
3– Hastalara ilaç: (Fakir ve kimsesiz hastaları tedavi ettirmek, açları doyurmak ve çıplakları giydirmek gibi sosyal bir sorumluluktur. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek, hastaları tedavi ettirmek, borçlarını ödeyemeyen namuslu borçluları destekleyip sevindirmek; “parayla hatim okutmak”tan yüz kat iyidir.)

c– Ölüler için yapılan duaların kabulü şarta bağlıdır:


Yukarıdaki (a) ve (b) bölümlerinde kısaca özetlediğimiz görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi başlı başına fiili / eylemli dualardır. Semavi dinlerde Allah tarafından konulmuş yasalar ve bu yasalara uygun kurallar vardır. Bu yasalar “kitap” ve “peygamber” tarafından insanlara bildirilir. Uygulamada, peygamberler “sünnet” denilen pratikleri örnek olarak tatbik eder. Peygamberlerin sözlerine “hadis” denir. İslam’da insanlar, “inananlar” ve “inanmayanlar” olarak ikiye ayrılır. İnananlar için tek tanımlama yapılır; “mü’min”. İnanmayanlar için üçlü tanımlama yapılır; “kâfir”, “müşrik” ve “münafık”. Bu sınıflandırmalar kendi içlerinde birçok grup ve parçalara ayrılır. Bu sınıflandırmalar, dünya hayatında şekillenir. Ahiret hayatı daha açık ve nettir. Orada insan için iki tür tanımlama vardır; “cennetlik” ve “cehennemlik”. Ahirette dua yapılamaz, yapılsa da kabul edilmez. Dua dünyada yapılır. Dünyada yapılan duaların özel ve genel şartları vardır. Duaların geçerli olması için bu şartlara uygun olması gerekir. Şöyle ki:
1– Ölmüş kişi mü’min olarak ölmüşse; (O kişi hakkında, sonradan yapılan her türlü eylemli ve söylemli dua geçerlidir. Duaların kabul ediliş makamı “Allah”tır. İman sahibi olarak ölen kişi, ümit edilir ki; affedilir ve kurtulanlardan olur. “Mü’min”ler için Allah’ın verilmiş sözü vardır. Allah sözünden dönmez ve yasalarını değiştirmez. “Allah’ın vâdi hak ve gerçektir.” (Casiye, 45/32) Hak yerini bulur. Ölmüş kişi için, sonradan yapılan İslam’a uygun dualar (eylemli ve söylemli) her şekliyle geçerlidir. Ne var ki; kul hakları ve borçlarının ödenmesi şarttır.)
2– Ölmüş kişi, kafir, müşrik ve münafık olarak ölmüşse: (Arkasından yapılan hiçbir dua onu kurtaramaz. “Kafir”, “müşrik” ve “münafık” olarak ölen kişiyi sonradan yapılan; “telkin”, “devir”, “ıskat”, “hatim” ve “mevlid” gibi dua ve yakarışlar da kurtaramaz. Boşa gider. Cehennemden ebedi olarak çıkarılmaz. Şairin dediği gibi: “Cehennem dediğin, dal odun yoktur. / Herkes ateşin kendi götürür.” 16 Böyle bir kimse için “türbe” yapmak, “mum yakmak” ve onun adına, onun ismini vererek; “hastane” veya “okul” yaptırmak gibi iş ve eylemler de geçerli değildir. Bunların sevap ve hayrı yaptıranlara yazılır. Çünkü böyle kişiler için, olacak olmuş, “kalem kurumuştur”. 17 Bu gruptaki insanlar akıl ve iradelerini kullanmayıp kendi kaderlerini kendileri tayin etmiştir.)
3– Ölmüş kişi tevbekâr olarak ölmüşse; (İnsan, son nefeste can boğaza gelmeden pişman olur, tevbe eder, imana gelir, kul haklarını öder ve borçsuz olarak giderse; Yüce Allah’ın affetmesinden ümit kesilmez. O buyuruyor ki: “Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.” (Furkan, 25/71) Bu ayet aklını kullananlar için müjdedir. Allahu âlem /Allah bilir. Bu sınıf insanlar yeter ki: “Can boğaza gelmeden.” (Vakıa, 56/83) tevbe etsinler.)
Yukarıda yazdığımız ve anlatmaya çalıştığımız konular için verdiğimiz bilgiler; “Kur’an” ve “Hadis” kaynaklarına dayanmaktadır. Doğru ve sağlam bilgilerdir. “İndirilen Din”in mânâ ve maksadına uygundur. “Uydurulan Din”in uygulamalarına ise aykırıdır. “Kur’an, içindekilerin anlaşılması ve yaşanması için indirilmiş Allah sözü ve emirleridir”. Düşünelim; hangi akıl, Allah’ın emirlerini bir tarafa itip, bid’at, israiliyat ve hurafelere dayanan, içi boş ve anlamsız bir ibadet ve dua yolunu seçer. Gerçek İslam aklı seçip ayıran mümeyyiz bir akıldır. Kur’an’da, Kamer Suresinde, tekrarlanan ve dört yerde dinin nasıl yaşanacağını emreden, birbirinin aynı ayetleri okuyup niçin öğüt alınmıyor ve İslam dışı hurafelerin peşine düşülüyor? Ayet şu: “Andolsun Biz Kur’an’ı anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu ?” (Kamer, 54/17,22,32,40) Kur’an’ı akıl ile anlamak gerek. Akıl başta ise, akıl vahiy (Kur’an) ile çatışmaz. Akıl; Kur’an’ı ve Allah’ı anlamak, irade ise; anlayıp karar vermek için yaratılmıştır. İlim ve irfan sahibi önemli bir İslam âlimi doğru ve güzel söylemiş: “Kitap olmasaydı, akıl ne yapacağını şaşırırdı. Akıl olmasaydı, Kitap’tan hiçbir yarar elde edemezdi.”18 Müslüman olduğunu söyleyenler, kitaplarını anlamak ve anladıklarıyla yaşamak sorumluluğu ile yükümlüdür. (Buradaki söz konusu akıl; sapık akıl değil, selim akıldır. Bu araştırma ve incelememizde; mezhep, cemaat, tarikat ve tasavvuf yollarını değil, Kur’an ve Sünnet yollarını dile getirmeye çalıştık. Yaptığımız iş, seçim ve geçim işi değil, “Hak ve Hakikat” yolculuğudur.)
Cenaze namazı ve duaları nedir, nasıl yapılır?


Cenaze namazı Allah’a “hamd”, Resulullah’a “salavat” ve ölüye “dua”dır. İslam dinine göre ölüm yok oluş değil, ahiret yurdunda yeni bir hayat için var oluştur. Şurası iyi bilinmeli ki: “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran, 3/185) Sevgili Peygamberimiz: “Ölülerinizin güzel işlerini dile getirin, kötü taraflarını dile getirmeyin.” 19 buyurmuştur. Cenaze töreni ve cenaze namazı, katılanların ders alması gereken acılı bir gündür. Dünyayı terk edip ahirete giden insan için ise, hüzünlü bir uğurlama törenidir. Olgunluk ve ağırbaşlılık içinde yapılmalıdır. Gösteriye dönüştürülmemelidir. Yunus’un dediği gibi: “Bir garip ölmüş diyeler,/ Üç gün sonra duyalar,/ Soğuk su ile yuyalar,/ Şöyle garip bencileyin.” olmamalı, cenazelere sahip çıkılmalıdır. İnsan olsun, başka bir canlı olsun, topraktan gelen toprağın kucağına verilmelidir. Bid’at, hurafe ve israiliyattan uzak, Kur’an ve Sünnet’e uygun olmalıdır. Gelenek haline gelmiş:
–    “Ey cemaat! Merhumu nasıl bilirsiniz?”
–    “İyi biliriz!”
–    “Hakkınızı helal edin!”
–    “Helal olsun!”
–    “Ruhuna Fatiha!” gibi sorulu ve cevaplı diyalog bid’attır. Kimseye yararı yoktur.
Bu söz ve davranışlar kimseyi sorumluluktan kurtarmaz. “Kul hakkı” lafla ödenmez. Gerçek anlamda, insanın iyi veya kötü olduğunu ancak onu “Yaratan” bilir. O da “Allah”tır. Bu söz ve davranışlar bid’at olup, insanları zorla ikiyüzlü davranışa sevk etmektir. İnsanları, bilmedikleri konularda şahitlik yapmaya, “iyi biliriz” demeye zorlamaktır. 20 Bu davranışların Efendimizin sünnetinde yeri yoktur. İnsanların hiçbir sözü veya duası Hesap Günü geldiğinde, “Yüce Divan”da yapılacak sorgulamayı etkileyemez. İnsan o gün tartıya çekilir, “Mizan”da yükü ağırsa ceza, yükü hafifse ödül kazanır. Ceza “cehennem”, ödül “cennet”tir. Kimse bu bid’at ve israiliyatlara güvenmesin, ne yapacaksa sağlığında yapsın. Şöyle bir rivayete hiç güvenmemek gerekir: “Bir cenazede merhum veya merhumeyi (ölmüş erkek veya kadını) nasıl bilirsiniz sorusuna: “iyi biliriz” cevabını yüz kişi veya daha fazla insan verirse; Allah o kimseyi cehenneme koymaz.” Bu rivayete göre; insanı yaratan Allah, yarattığı yüz insanın etkisiyle veya hatırıyla “Sünnetullah” denilen yasalarını değiştirecek, öyle mi? O halde şu ayeti nereye koyacağız: “Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsınız” (Fetih, 48/23) Âdet ve gelenek haline gelmiş bu uygulamaların ölüye hiçbir faydası olmaz. Aksine bu anlayış, yaşayan insanları “Hesap Günü”nün ciddiyetinden uzaklaştırır. Ahiret inancını zayıflatır. Şu ayet her şeyi apaçık ortaya koymuştur: “Öyle bir günden sakının ki, o gün kimse kimsenin cezasını çekmez. Kimseden şefaat kabul edilmez. Kimseden fidye alınmaz. Onlar yardım göremezler.” (Bakara, 2/48)Ayrıca cenazede ölüyü alkışlamak yersiz bir davranış olup; cahiliyenin (İslam öncesinin) geleneğidir. Çelenk ise gösteriş ve reklamdır. Bedeli ölenin hayrına eğitim kurumlarına verilmelidir. Cenaze duası olarak, cenaze namazının içinde okunan “Cenaze Duası” yeterlidir. Hz. Peygamber, müslümanın müslüman üzerindeki haklarını sayarken; öldüğünde yıkanmasını ve namazının kılınmasını da saymıştır. 21 Ayrıca “defin” (kabre konulup gömülme) ve “tâziye” (başsağlığı) gibi görevler üstlenmek yerinde bir davranış olur. Bunların hepsi birer fiili/eylemli duadır. Müslüman olmayanların namazı kılınmaz. (Tevbe, 9/84) Ve yine hatırlatmakta büyük yarar var; “kâfir, müşrik ve münafıkları hiçbir dua kurtaramaz.” Kim yaparsa yapsın, haram para ile yapılan hiçbir hayır kabul edilmez. (Makalemizin başındaki önsözde anlatmaya çalıştığımız gibi; kurtuluş yolu doğru iman ve güzel ahlaktır. Başka bir deyişle; Allah’ın istediği gibi: “Adam olmaktır”.)
Geleneksel tören ve dualar nedir ve neye yarar?


Toplumların zamanla oluşmuş görenek ve gelenekleri vardır. Görenek eskilerden kalan, gelenek süregelen örf ve âdetlerdir. Bu örf ve âdetler toplumsal yasalara dönüşerek töre haline gelir. Törelerin yararlı ve zararlı yönleri olur. Ne var ki, zararlı olanları değiştirmek veya silip atmak zordur. Bu töreleri çağdaşlaştırıp İslamlaştırmak ve insan haklarına uygun hâle getirmek gerekir. Cenaze sırasında ve cenaze sonrası, görenekler ve gelenekler sanki Allah emriymiş gibi yorumlanıp uygulanmaktadır. Dünyada en zor işlerden birisi, alışkanlık hâline gelmiş bir eylem ve düşünceyi değiştirmektir. Alışkanlık hâline gelmiş bid’atları aşağıdaki bölümlerde analiz etmeye çalışacağız. Bu zamanda yapılması, yapılmamasından yararlı olan bazı âdet ve gelenekleri yeğlemek durumundayız.  Görüş ve düşüncelerimizi ele alırken; yeni bid’atlara yol açmamak için, konuyu ince eleyip sık dokumak, kılı kırk yarmak ve sorumluluk içinde olmak gerekir. (“Niyet hayır, âkibet hayır” diyelim ve konuya devam edelim.)
1– Cumalık, yedinci, kırkıncı, elli ikinci gün ve geceler:

Ölü için cumalık, yedinci, kırkıncı, elli ikinci gün ya da gecelerin, diğer gün ve gecelerden hiçbir farkı yoktur. Bu gün ve geceler önceki nesiller tarafından tasvip (kabul) görmemiş bir âdet ve gelenektir. Yabancılara benzemek söz konusu olduğundan, aynı zamanda hayırlı gün ve geceleri sınırladığından dolayı bid’attır. Allah’ın her günü ve gecesi aynıdır, hayırlıdır. Yeter ki yapılan iş, eylem ve dualar hayırlı olsun. Kur’an’ın ilk vahyedildiği gece olan “Kadir Gecesi” dışında bahsi geçen gün ve geceler için Kur’an ve Sünnet’te bilgi yoktur. Bu gün ve geceler “bid’at-ı hasene”dir. Aslında iyi bir gelenek olmuştur. Bu geceler “Kandil Geceleri” olarak tanınmış ve isimlendirilmiş gecelerdir. Bu geceler “Receb”, “Şaban” ve “Ramazan” ayları içinde yer alır.Bu ayların içinde de, “Regaib”, “Mirac” ve “Berat” geceleri kutsal geceler olarak yer alır. “Mevlid Kandili” ise, Efendimizin hicri takvime göre doğum günüdür. Bu geceler sonradan ihdas edilmiş olsa da (ortaya çıkarılmış olsa da), yararları olduğu görülmüştür. Âhir zamanda bu geceler, müslümanlar için faydalı olmaktadır. Hiç olmazsa; “yılın belirli gün ve gecelerinde müslümana müslüman olduğunu hatırlatmaktadır.” Dolayısıyla zaruret ve ihtiyaç yönünden faydalıdır. Ne var ki, din; gün, gece, ay, yıl demeden bir ömür boyu her an yaşanması ve hesabının verilmesi gereken bir gerçektir (olgudur). İslam dininde sorumluluk belli zamanlara bağlı olmayıp, akıl baliğ (ergenlik) ile başlar, can boğaza gelinceye kadar sürer. Bu sorumluluk: “Nihayet, ölüm gelip seni buluncaya kadar Rabbine kulluğu sürdür!” (Hicr, 15/99) emriyle bildirilmiştir. Ölü hayrına her zaman dua edilebilir, hayır yapılabilir, yemek yedirilebilir ve sadaka dağıtılabilir. Gün, gece, ay, yıl ve zaman ayrumı diye bir usul ve sünnet yoktur. Dini belirli gün ve gecelere has kılıp, diğer gün ve gecelerde din dışı bir hayat sürmeye kalkışmak akıl dışıdır. Hıristiyanlık böyle ritüel ve sembollere indirgenmiş içi boş bir dindir. İslam ise hayat dinidir. Gün ve gecelerden yalnız Kadir Gecesi’nin “Kâdir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”  (Kadr, 97/3) buyuran Yüce Allah, kutsal bir gece olduğunu bildirmiştir. Bu gecenin bin aydan hayırlı bir gece oluşu “Kur’an” o gece indirildiği içindir. (Böyle gün ve geceleri ihya etmeden önce, ölünün borçları ve kul hakları ile hayvan hakları bir bir ödenmelidir. Garip, fakir ve yetimler yedirilir, içirilir, giydirilirse; bu ibadet ve dualar anlam kazanır. Gösteriş, sonradan görmelik ve elgördülük sahneleri dinin kabul etmeyeceği çirkinliklerdir. Bu çirkinlikleri sergileyenler, yaptıkları bu etkinliklerden ölülerine ve kendilerine kurtuluş beklemesin, önce “adam olsun”, hizaya gelsin, sonra adam gibi dua ve hayır yapsın. Çünkü bu çirkinlikler kurtuluş beklentisiyle yapılıyorsa; hiçbir anlam ifade etmez.)

2– Hatim, Kırk Yasin, parayla Kur’an okutmak ve Mevlid:


Ölüye hiçbir faydası yoktur. Yukarıdaki bölümlerde dile getirdiğimiz “Mizan Hadisi”ni unutmamak gerekir. Sağlığında Kur’an’ı okuyup anlamamış,  anladıkları ile amel etmemiş bir kimse için; öldükten sonra, parayla “Kur’an” ve “Kırk Yasin” okutmak, “hatim” indirtmek ve “mevlid” kıraatı düzenlemek neye yarar? Okunan ayetlerin mana ve maksadını anlamamak ise; yürek yakıcı bir durumdur. Her şey sağlıkta olmalı, din, iman ve güzel ahlakla birlikte dolu dolu yaşanmalıdır. Allah’ın istediği gibi bir “aktif iyi” kul olunmalıdır. Borçlu ve kul hakkı yiyen bir kimse olarak dünyadan ahirete gidilmemelidir. (Hz. Peygamberimizin: “Kızım Fatıma! Babanın peygamber olmasına güvenme. Kendi hesabını sen vereceksin” sözü unutulmamalıdır. Ömründe Kur’an görmemiş, açıp okumamış, içinde ne olduğunu anlamamış, duyduğu halde ciddiye almamış, ömrünü “oyun ve eğlence” ile geçirip, helal ve haram demeden mal yığmış, fakiri gözetmemiş, yetimi itip kakmış, kul hakkı yemiş, hayvanlara eza ve cefa etmiş, çıkarı için Allah’ı bırakıp şunun bunun peşine düşmüş, şucu veya bucu olmuş, zavallı bir kimseyi; hangi gün olursa olsun, bu tip dua ve törenler kurtaramaz. Bu işler sağlıkta yapılır, okunan ayet ve dualardan ders alınır ve hayata geçirilir. Bu etkinlikler yaşarken yapılırsa; kendi çevresine ve diğer insanlara da güzel örnek olunur. Böylece, Kur’an’ın hayat kitabı olarak okunması gerektiği, dinin de aslında ölüler dini değil, diriler dini olduğu gerçekleştirilmiş olur.)

3– Mum yakmak, aşure ve helva dağıtmak nedir?


“Mum yakmak”, aşure ve helva dağıtmak gibi ölü yararına olacak diye yapılan işler bid’attır, yâni sonradan ihdas edilen (ortaya çıkarılan) âdet ve geleneklerdendir. Mum yakmak başka din ve inançları taklit etmektir. Özellikle Hıristiyanlar ve onları taklit edenler mum yakar. Müslümanlar ölüyü hayır dua ve iyilikle anarlar. Ölü hayrına “aşure” ve “helva” dağıtmak, yemek yedirmek gibi âdet ve geleneklere “bid’at-ı hasene / iyi bid’at” diyebiliriz. Geridekilerin yaptığı bu etkinlikler ölüye de, yapanlara da yarar getirir. Yedirmek, içirmek ve giydirmek faslına girer. Hiç yoktan iyidir. Kişi bunları kendi sağlığında yapmalıdır. İnsan Yüce Allah’ın: “Allah’a karşı borçluluk sorumluluğunu tümden inkâr eden birini tasavvur edebilir misin! / İşte böyle biridir yetimi itip kakan, / ve yoksulu doyurmaya gayret etmeyen./ İşbu yüzden olmaz olsun (böyle) ibadet edenler! / Bu gibiler, ibadetin gerçek amacından gâfil görünmektedirler./ Bunlar öyle kimseler ki, (ibadeti) gösteriye dönüştürürler,/ ama en küçük yardımı bile esirgerler.” (Ma’un, 107/1-7) buyurduğu insanlardan olunmamalıdır. Sağlığında bu surenin manasını bilmeden, bu suredeki buyruklara uymadan yaşayan bir insana, bu sureyi “dua yerine” okumak ve sevap beklemek akıl dışıdır. (Akıllı ve imanlı insan kendi dua ve ibadetini sağlığında kendi eliyle yapan insandır. Mum yakmak yerine, ilim meşalesi yakmak ve sadaka-i cariye bırakmak en güzel duadır. İş işten geçtikten, “kalem kuruduktan” sonra başkaları tarafından yapılan işler, buz üstüne yazı yazmaya benzer. Güneşi görünce erir ve silinir.)

4– Telkin, ıskat, devir gibi kurtuluş reçeteleri geçersizdir:


a– “Telkin”, ölünün defnedilmesinden sonra, din görevlisinin “iman esasları”nı ölüye mezarında hatırlatması için söylediği sözlerdir ve bid’attır. Yaşarken iman esasları ile ilgisi olmayan bir ölüye; mezarda neyi nasıl duyuracaksınız? Anadolu’da anlatılan şu anekdot konuya örnek olması açısından anlamlıdır: “Cami imamı, cemaatten Hasan Efendi’ye kırk yıl boyunca şu temayı işler: “İslam, Allah katında geçerli tek dindir, hak dindir, ilk ve son dindir, dünya ve ahiret için alternatif bir nizam getirmiştir; Hz. Muhammed, tek rehber ve önderdir, Müslümanlar kardeştir.” Tüm bu uyarılara rağmen Hasan Efendi, hocayı dinlemez ve bildiğini okumaya devam eder. Her fâni gibi Hasan Efendi de vefat eder ve telkinini okumak üzere Hoca Efendi davet edilir. Hoca Efendi’nin telkin öncesi verdiği şu mesaj ibret vericidir: “Hasan! Nihayet her fâni gibi sen de Allah’ın rahmetine intikal ettin. Sana telkinde hatırlattıklarımı kırk yıl boyunca tekrarladım durdum. Ne var ki, beni asla dinlemedin. Bu nedenle bir defa daha hatırlatmam hiçbir şey ifade etmez, telkin okumam beyhudedir, bunu benden bekleme. Allah Teala sana ameline göre muamele etsin; vesselam.” 22 Telkinle ilgili rivayetlerin hiçbiri senet yönünden amel edilecek türden değildir. Ashabtan hiç kimseye telkin okunmamıştır. Telkin, dini hafife almayı, kopya vererek adam kayırmayı çağrıştırmaktadır. (Siz telkin verirken ne kadar bağırırsanız bağırın, ölüye duyuramazsınız. Şu ayeti görmezden gelmek, inandığı dinden haberi yok demektir: “Dirilerle ölüler bir değildir. Şüphesiz Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen, kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Fatır, 35/22) Her zaman ve her yerde yazıp söylediğimiz gibi; din sağlıkta yaşanır, öldükten sonra hesap verilir. Dünyada kopya çeken ahirette sınıfta kalır.)
b– “Iskat”, günah düşürme anlamına gelir. Yerine getirilmeyen namaz ve oruç gibi farzların düşürülmesi için yapılan bir çeşit “hile-i şer’iye”dir. En çirkin bid’atlardandır. Mezhep imamlarının içtihatlarında işlenmemiş, sonraki dönemlerde görülmüştür. Ne var ki, günümüzde genellikle uygulamadan kalkmıştır. İmam Şafii’nin içtihadında olmamasına rağmen, Şafii Mezhebine mensup bazı son dönem âlimlerinin (!) eserlerinde rastlanmaktadır. 23 (Bu satırların yazarı olarak 1940’lı yıllarda çocukluk döneminde bir veya iki ıskat parası aldığımı biliyor ve hatırlıyorum. Bu iş ve işlem; para ile sınıf geçmeye benziyor. Parası olan düdüğü çalıp sınıf geçiyor, parası olmayan sınıfta kalıyor. Şu hâle bakın! Allah ve Peygamber’in koymadığı kuralı; işin içine para karıştırarak, ölüyü araç olarak kullanıp çıkar sağlayanlar koymuştur. Yetkileri olmadığı halde Allah ve Peygamber adına kural koyanların “Yüce Divan”da hâli ne olacak? Allah bilir. Allah’ı aldatmaya kalkışmak çok büyük bir günahtır. Cezası cehennemdir. İnsan için, her şey sağlıkta ve dünyada yaşarken hesap-kitap konusudur. Öldükten sonra “rüşvet vererek” kimseyi kandırmak mümkün değildir. Bu gibi davranışlar Allah’ın dinine ek ve zam yapmaktır. Hangi âlim böyle bir yetkiyi kimden ve nereden almıştır? Anadolu insanında Arapça’ya ve Arap âlimlerine karşı büyük bir saygı vardır. Bu saygıdan dolayı, bu gibi bid’at, hurafe ve israiliyatı kayıtsız şartsız kabul ve tasdik eder. Şam medreselerinde eğitim gören hocalar bunları ve daha başka birçok  uydurmaları Anadolu’ya taşımıştır. Günümüzde hoca sıfatı taşıyanlar; bu hurafe ve israiliyatı hâlâ dinin içine  taşımaya devam edip milyarlar kazanıyor. Dine hizmet edilir, dinden geçim ve çıkar sağlanmaz. Çok yazık! )
c– “Devir”, bir şeyin kendi ekseninde dönmesi anlamına gelir. Kılınmayan namaz ve tutulmayan oruç için verilen fidyedir. Iskatın başka bir türüdür. Devir ıskattan daha kolaydır. Iskat, cenazeye katılanlara dağıtılan üçer-beşer kuruştur. Devir ise, birkaç Kur’an okuyucusuna verilen yüklü bir rüşvettir. İslam hayat dinidir. Kur’an hayat kitabıdır. Din adına yapılan bu safsataların ne dinde ve ne de kitapta yeri yoktur. Din adına yapılan bu tip bid’at ve hurafelerden uzak durmak lazım. Hani bir söz var ya: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder”. Bu iş onun gibi bir şey. (Devir geleneği ile müslümanlar arasındaki yardımlaşmaların önüne geçilmekte ve sosyal dayanışma engellenmektedir. Ne yazık! Anlamsız ve boş olan bu işler en çirkin bid’atlardandır. “Şapkadan tavşan çıkarmak” gibi bir el çabukluğudur. Çünkü devir mendiline konan “devir parası” sonunda devircilerin cebine girer.)

5–Borçları ödenmeyenler için yapılacak dualar; borçları ödenmedikçe geçersizdir.


Borçlu olarak ölen kişinin öncelikle borcu ödenmelidir. Hz. Peygamber Efendimizin Medine döneminde, borçlu ölenlerin borçları ödenmedikçe cenaze namazlarının kıldırmadığına dair rivayetler vardır. Borçlu ölen kişi için yapılacak en geçerli dua; onun borcunu ödemektir. (Bu makalenin, “Ölüler için gerçek ve geçerli dualar şunlardır” bölümündeki “1- Borçlar” maddesine bakınız.)

6– Kul hakkı yiyenler için yapılacak dualar; haklar ödenmedikçe geçersizdir.


Kul hakları ile ölen kişi için yapılacak en geçerli dua; onun kul hakkı borçlarını ödemektir. Aksi takdirde ölmüş kişi “Mizan Hadisi”nde anlatılan gerçeklerle yüz yüze kalır. Yüce Divan’da yargılanmaktan kurtulamaz. (Bu makalenin “Ölüler için yapılacak gerçek dualar nedir ve nasıl yapılır?” bölümündeki “Mizan Hadisi” veya “Müflis Kimdir?” hadisine bakınız.)

Mezarlık (Kabir) ziyaretleri ve duaları nedir, neye yarar?


İnsanoğlunun hayatı dört aşamalı bir süreçtir. 1– Ana rahmi, 2– Dünya yurdu, 3– Berzah /Kabir yurdu, 4– Ahiret yurdu, yâni cennet veya cehennem yurdu. Konumuz bu dört yurdu kapsayan bir konudur. Bu yurtlar birbiri ile bağlantılıdır. Biz bu bölümde : “Berzah / Kabir yurdu” ile ilgili kısa bilgiler vermeye çalışacağız. Daha ziyade mezarlık / kabir ziyaretleri ile ilgili konuları dile getireceğiz. Kabir ziyareti sünnettir. Hz. Peygamber kabir ziyareti için şöyle buyurmuştur: “Sizi kabirleri ziyaret etmekten alıkoymuştum. Artık ziyaret edebilirsiniz. O ölümü hatırlatır.” 24 Mezarlıklar ders almak için ziyaret edilir. Ne var ki, ders alındığı gibi, bir çok bi’dat ve hurafenin de sergilendiği yerlerdir. Mezarlıklara ait bi’dat ve hurafeler başka kültürlerden sızmıştır. Buralarda her sınıftan; fakir-zengin, alim-cahil, zalim- mazlum, bey-paşa, ağa-çoban, işçi-işveren gibi her tür insan bulunur. İslam, gösterişli, kibir ve ululuk sergileyen türbeleri yasaklar. Ölenin yeri ve ismi kaybolmasın, ziyaret edilsin diye mütevazı ve sade mezarları tercih eder. Türbeler altın ve gümüşten de olsa ; içinde yatanlar ahirette “Mizan Hadisi” gereğince yargılanmaktan kurtulamaz. Gösterişli mezar ve türbeler ahirette kimseyi kurtaramaz. Allah insanları mezarlarına göre değil, dünya hayatındaki amellerine göre yargılar. Mezarlara ve mezarlarda yatanlara tapılmaz, yalnız ve yalnız Allah’a tapılır. Mezarda yatanlardan yardım istenmez, çünkü onların “Amel Defterleri” kapanmıştır. Asıl onlara yardım edilir ve dua yapılır. Ölüler için dua ne zaman, nerede ve nasıl yapılır derken; önemli bir noktayı hep işaret etmeye çalıştık. Şöyle ki: “Düşünün, ölmüş kişi borçlu ve kul hakları yüklenmiş olarak dünyadan gitmiş. Bıraktığı malı ve mülkünü afiyetle yiyip kullanan, oğlu veya kızı kabrine gidiyor ve ruhuna : “Fatiha okuyor”. Merhum veya merhumenin borcunu ve kul haklarını; bıraktığı mirastan bile ödemeyen evlatlar, işi “Fatiha” ile kapatıyor. Veya “ıskat” ve “devir” yaptırarak, işi ucuza mal ediyor. Sağolsunlar ! Bir de hatim indirip,  mevlid okutuyorlar. Ne yazık ki, bu davranışlar dua olamaz, dua yerine geçmez.” Teselli olur. Allah bilir. (Ölüye nasıl dua yapılır sorusunu cevaplamak için yeterli bilgi ve örnekleri böylece elimizden geldiği kadar sunmuş olduk. Gerisi akıl ve iradelerini kullanmasını bilenlerin işidir. Herkes elini vicdanına koysun, karar versin. Her şey ancak sağlıkta olur ve biter. İnsan dünyada yapıp ettiklerinin, iyi veya kötü karşılığını ahirette önünde bulur. Allah Elçili Efendimiz yol göstermiş: “Dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersen, orada onu biçersin.” 25 buyurarak, ahiretteki iyi veya kötü sonucun tohumlarının dünyada atıldığını haber vermiştir.Dua, yazımızın her satırında dile getirdiğimiz esaslar dahilinde yapılmalıdır. Gerisi boştur, kandırmacadır. Yüce Allah kandırılamaz. İlim, ahlak ve akıl dışı bi’dat ve hurafeler : “bi’dat-ı seyyie”dir, iyi iş ve eylem dışıdır. Bunlar, ne sadaka-i cariye, ne hasenat ve ne de salihat yerine geçer. Ölen kişi salih amel işleyen “aktif iyi” bir kul ise;ona layık bir  evlat olmak, ölü için yapılacak duaların başında gelir. Çünkü hayırlı evlat için yapılan şu dua meşhurdur: “Babana rahmet!” Ana ve babasına  “lânet” değil, “rahmet” okutan evlat; dolaylı olarak ana ve babasına dua etmiş olur.)
Sonuç ve Tavsiyeler: (Yaş ağaç; eğilir, bükülür ve şekil verilir bir malzemedir. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözü; eğitim ve öğretim metodunu anlatmak içindir. “Dua”, “Tevbe”, “Hak” ve diğer “Ahlak Yazıları” nı yazarken; asıl hedefimiz gençler olmuştur. Gençler öğretilmeye ve eğitilmeye yatkındır. Eğerek, bükerek, öğretmeye ve eğitmeye çalışırsınız. Mayası sağlamsa başarılı olursunuz. Yaşlılar yaşlanmış sert ağaca benzer, eğilmez, bükülmez, kırılır. Yaşlıların değişmez doğruları vardır. Onların doğru zannettikleri eğrilerini kolay kolay doğrultamazsınız. İlim sahibi birisi: “Yanlış bir önyargıyı düzeltmek, atomu parçalamaktan zordur” demiş ve doğru söylemiştir. Biz, her okuyan ve anlayan için yazmaya çalıştığımız bu yazılarda; özellikle “hedef olarak gençleri seçtik”. Bu sebepten dolayı kullandığımız bazı kelime ve kavramları Türkçe’ye çevirip anlaşılır hâle getirdik. Anlaşılsın diye parantez içi açıklamalar yaptık. Yazımızda dipnot ve kaynakça kullandık, ayrıca kavram açıklamaları da yaptık. Yeri geldi, iş ve harekete fiil yerine “eylem”, söz ve kavil yerine “söylem” demeyi yeğledik. Dini yazılarda, “Kur’an” ve “Hadis” konuları dile getirilirken Arapça kavram kullanmak kaçınılmazdır. Konu ile ilgili ayet ve hadisler özenle seçilmiş olup, benzer ayet ve hadislerden yalnız birisine yer verilmiştir. Maksat, yazının göze uzun  gelip, okunma problemine takılmamasıdır. Yüce Allah ilk emrinde “İkra/Oku !” diyor. Ne acı ki, insanoğlu inadına okumuyor. İyi bilinmeli ki okuyanlar anlar, anlayanlar okuyanların arasından çıkar. “Asrı Saadet”te 23 yılda deve çobanlarından çok seçkin ve aydın önderler çıkaran bir din ve onun mensupları; günümüzde ne hale gelmiş veya getirilmiştir. İnsanın içinden ağlamak geliyor! Ağlamak çözüm değil, çözüm; “okumak”, “anlamak”, “anlatmak” ve “anlaşmak” yollarını bulmaktadır. Biz, samimi, doğru, yararlı ve güzel hiçbir ibadet ve duaya karşı değiliz. Karşı olduğumuz şey, Mehmet Akif’in: “Çalış! Dedikçe şeriat, çalışmadın durdun, / Onun hesabına birçok hurafe uydurdun, / Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, / Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!” dediği gibi; din adına uydurulan söylem ve eylemlere karşıyız. Din seçim ve geçim yolu yapılmışsa; bu yollardan herkes gelip geçmeye çalışır. Sahte yolcular yola düşer, yolcuyu yoldan çıkarır. Bir din düşünün, o dinin peygamberi: “Çalışmadan dua eden, silahsız savaşa giden asker gibidir.” diyor. Önce çalış, sonra dua et, istemeye yüzün olsun diyor. O peygamberin yolunda gidenler ise; hiç çalışmadan: “Armut piş, ağzıma düş” diyerek dua ediyor. Böyle dualar geçer mi? Böyle dua edenlerin eline hiçbir şey geçmez, ele geçecek olan bir şey varsa, o da duacıların ve müslümanı bu hale getirenlerin eline geçer ve cebine girer. Hep böyle olmuştur. Fatih Sultan Mehmet çalışmasaydı, şâhi denilen topları dökümhane kurup döktürmeseydi, İstanbul’u sadece dua ederek fethedebilir miydi? (Tarihte ispatlanmış eylemli  dua örneği: “İstanbul’un fethidir.”)
Yanlış ve geçersiz duadan medet bekleyen; aldanır.


Osmanlı’nın Topkapı sarayında hiç ara verilmeden, gece gündüz devamlı Kur’an kıraatı yapılırdı. Osmanlı sarayında müneccimbaşılar vardı, savaşa gidileceği zaman onlara danışılırdı. Bir çeşit astrolog / falcı olan bu adamlar fala bakar, savaş kararı verirdi. Bu karara padişah ve devlet adamları uyar, düşmana savaş açılırdı. Sonuç ne oldu? Osmanlı çöktü ve düşmana teslim olarak yıkılıp gitti. Osmanlıyı, içinde ne dendiğini anlamadan Kur’an okumak ve müneccimlere fal baktırmak kurtaramadı. Kur’an size: “Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüz oranında kuvvet ve atlı birlik hazırlayıp, bu yolla hem Allah düşmanlarını, hem kendi düşmanlarınızı hem de bunlar dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği daha başkalarını yıldırıp caydırabilesiniz…”(Enfal,8/60) buyuruyor, siz bunları anlamadan Kur’an okuyorsunuz. Eğer anlamak ve yaşamak için okusaydınız, falcıların dediği gibi değil, Allah’ın buyurduğu gibi yapar, yenile yenile Polatlı önlerine çekilmezdiniz. Demek ki; dua, söylemle değil, savaş gibi eylemle yapılırsa geçerli oluyormuş. Demek istediğimiz şu ki; önce akla abdest aldırmak ve hayata abdestli bir akıl ve gözle bakmak gerekir. Hayata bu gözle bakmak emri de Allah emridir. Kur’an anlaşılarak okunursa; akıl manevi abdest almış olur. Yüce Allah, Kur’an’da birçok yerde; “Aklınızı kullanmaz mısınız?” diye soruyor, “aklını kullananları” sevdiğini söylüyor, “aklını kullanmayanların” pislik olduğunu bildiriyor. Aklın ve vahyin bilinciyle olayları değerlendirmek gerekir. İşte o zaman yazdığımızı da, okuduğumuzu da doğru anlamış oluruz. Okuduğumuzdan yararlanır, başkalarını da yararlandırırız. Yüce Allah böyle davranmamızı istiyor. (Sözün özü şudur: “Din hayattır, Kur’an hayat kitabıdır, Sünnet hayatın yol haritasıdır.  İslam ve Kur’an; ilmi, teknolojiyi  ve gelişip yükselmeyi hedef gösterir. Devlet, millet ve fert (birey) olarak bu gerçekleri hayattayken anlar ve hayatımıza geçirirsek; aslında kendi duamızı kendimiz yapar ve iki cihanda mutlu oluruz.” Müneccimlere danışmaya ve fal açtırmaya gerek yok. Hatta Kur’an’a göre bunlar büyük günahlardandır. “Yeni Osmanlı” laf ve hayallerini bırakalım ve elde kalanı, elden çıkarmamaya çalışalım. Başarısızlık ve çöküş örnek alınmaz. Osmanlının yıkılış ve yok oluş sebepleri, günümüzde altın tepsi içinde önümüze yeniden konulmaktadır. Unutulmamalı ki: “Domuzdan post, ABD ve AB’den dost olmaz !” Din sahibi Allah: “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. Eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara, 2/120) buyuruyor ve şu önemli uyarıyı da yapıyor: “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır.” (Maide, 5/51) hükmünü veriyor. Ne yazık ki; 1839 “Tanzimat Fermanı” ve 1856 “Islahat Fermanı” gibi el sözü ile yapılan işlerden (dualardan) ders almamış, Allah’ın uyarılarına kulak asmamış bir millet olarak, hâlâ uyumaya devam ediyoruz. Elin sözünü tutuyor, emir kabul edip hemen yerine getiriyoruz. Bu anlayış ve davranışlar gaflet, dalalet ve ihanettir. Gafillerin duası geçmez. Uykuda yapılan dualar, uykuda kalır ve kabul görmez. Bu gerçekleri görmek ve duamızı sağlıkta; adam gibi yapmak durumundayız. Elin gavuru duasını önce çalışarak yapıyor, biz müslüman olarak; okuyup üflemeye devam ediyoruz. Üfürükçünün duası, yele ve sele gider, işleme konulmaz. Devlet, millet ve fert olarak duamızı sağlıkta ve yerli yerinde yapmazsak; öldükten sonra geride bize dua edecek kimse bulamayız. Soyumuz kurur, kökümüz kesilir ve ölü milletlerden oluruz.)

Son söz: Umudumuzu yitirmeyelim. Umut edenler dua ederler. Doğru duaya devam edelim. Doğru dua ettikçe ufkumuz, gönlümüz ve gözümüz açılır. Kendimiz dua oluruz. Dua olduğumuz zaman, “iki ayaklı dua” olarak yola devam ederiz. İki ayaklı dua olanlar, önce çalışır, sonra dua ederek yola çıkarlar. Böylece, Allah’ın emrettiği, Peygamber’in gösterdiği doğru yolu bulurlar. Doğru yolun sonu ebedi kurtuluştur. Kişi, toplum, millet, devlet ve insanlık, ancak “doğru dua” ile kurtulur. Doğru dua önce çalışmak, sonra destek istemektir. Allah’a, O’nun istediği gibi inanalım. O’nun istediği gibi dua edelim. İki ayaklı dua olarak; yazalım, okuyalım, okutalım ki, O’nun ilk emirlerini yerine getirmiş olalım. Önce gerçekleri anlayalım ve anlatalım, sonra anlaşmaya çalışalım. Anlaşırsak: “Birlikten kuvvet doğar”. Düşman bellidir. Bizim baş düşmanımız cehalettir. Bizim düşmanımız aynı zamanda Allah’ın da düşmanıdır. Bizim dostumuz yalnız ve yalnız Allah’tır. Dostumuzun sözünü dinleyelim. Dostumuzun dediği gibi: “Kur’an’ı anlamak için okuyalım.” Allah dostları yolun sonunda bekledikleri zafere ulaşırlar. Yüce Allah ne buyuruyor: “Bu (Kur’an), bütün insanlığa bir bildiridir. Sorumluluk sahipleri için, yol gösterici bir öğüttür. / Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer doğru inanç sahibi iseniz; üstün gelecek olan sizsiniz.”(Al-i İmran, 3/138-139) Bundan iyi yol ve o yolun sonunda zafer müjdesi olur mu? Yeter ki, insanlar (Müslümanlar), doğru zamanda, doğru yerde, doğru dua etmesini bilsinler. Doğru dua en iyi yol haritasıdır. Bu haritayı ele alıp; bizden istenen doğru yolda yürümeye devam edelim. Doğru yolun tüm yolcularının yolu ve bahtı açık olsun! Âmin ! (Yeryüzünde en çok okunan kitap Kur’an’dır. Ne yazık ki, okunduğu halde en az anlaşılan kitap yine Kur’an’dır. Lütfen, Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyunuz. Son söz ve tavsiyemiz budur.)

Not : (Son dipnotumuz, okuyuculara dua olarak armağan olsun. Hz. Peygamberimiz’in bize armağanı olan kutlu söz şudur : “Duanın en üstünü, Allah’a hamd olsun, demektir” (İbn Mâce, Edeb, 55) Bu yazıyı “El hamdü lillâhi Rabbil âlemîn.” deyip bitirelim.)

(23. Nisan. 2013)

İhsan TEKOĞLU
www.mehmetogluihsantekoglu.com
www.ihsantekoglu.com
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Kavramların Açıklanması:

Amel Defteri: (İnsanların yaşarken konuştuğu her söz ve yaptığı her iş kayda geçer. “İki melek (insanın), sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadır. / İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/17,18) Ayetindeki yazıcı meleklerin tuttuğu defterlere “Amel Defteri” denir.)

berzah yurdu: (Dünya ile ahiret arasında bulunan manevi yer, köprü. Ölenlerin ruhu kıyamet (hesap) gününe kadar burada bulunur.)

bezm-i ezel: (Bezm-i elest, ruhlar meclisi, Allah’ın ezelde ruhlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? / Elestübi Rabbiküm” diye sorduğu : “Beli / Evet” cevabını aldığı yer ve zaman. İnsan burada (ana rahminde bire bir de olabilir) Allah ile sözleşme yapmış bulunmaktadır.)

bid’at-ı hasene: (Hz. Peygamberden sonra ortaya çıkarılan, genellikle sünnete aykırı uygulamalar “bid’at”tır. İyi ve güzel bid’at için “bid’at-ı hasene” denir.)

bid’at-ı seyyie (Kötü, sünnete aykırı bid’at.)

cahiliye: (İslamiyet’ten önceki küfür ve sapıklık devirleri.)

Din Günü: (“Hesap Günü” de denilmiştir. Ahirette herkesin hesaba çekildiği, sonuçta cennetlik ve cehennemliklerin ayrıldığı dehşetengiz gün.)

Hak(k): (Allah, Allah “El-Hakk”tır. “Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka Tanrı yoktur. O, yüce arşın sahibidir” (Mü’minun, 23/116)

Hakikat: (Allah’tan gelen her şey, gerçek.)

Hesap Günü: (“Din Günü”, Yüce Divan’ın kurulduğu, hesapların görüldüğü, insanlar hakkında karar verildiği gün.)

hile-i şer’iye: (Yasal hile, kitaba değil, kitabına uydurma.)

İndirilen Din: (İslam, İslam Allah’ın elçileri tarafından insanlara Allah’ın emirlerinin bildirildiği dinin genel adıdır. Musevilik ve Hıristiyanlık zamanla bozulup; uydurulan din haline dönüşmüştür. İslam: “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr,15/9) buyuran Yüce Allah’ın son ve tekamül etmiş gerçek dinidir. Elçi olarak Allah’ın buyruklarını insanlığa bildiren Hz. Muhammed gerçek dinin son peygamberidir. Kur’an’da bozulma yoktur. Gerçek din: “Allah katında hak ve tek din İslam’dır.” (Al-i İmran,3/19) buyruğu ile insanlığa bildirilen din olup; “İndirilen Din”dir.)

Kadir Gecesi: (“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. / Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? / Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır…” (Kâdr,97/1,2,3) buyuran Yüce Allah’ın bildirdiği tek ve kutsal gecedir. İlk indirilen beş ayet şöyledir: “Oku! Yaratan Rabbin adına. / O, insanı sevgi ve alakadan yarattı. / Oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem (cömertlik) sahibidir. / O, insana (bilgiyi) kalemle (yazmayı) öğretti. / O, insana bilmediklerini öğretti.” (Âlak,96/1-5) Bu gecede yapılacak meşru dualar umulur ki kabul görür.)

Kandil Geceleri: (Bu geceler sonradan ortaya çıkarılan “Regaib”, “Mirac” ve “Berat” geceleridir. Bid’at-ı hasenedir. Başta Türkiye’de ve bir kısım İslam memleketlerinde kutlanır. “Mevlid Kandili” ayrıdır. Hz. Muhammed’in doğum gecesi olarak kutlanır.)

Mizan Hadisi: (Çok önemli ve sağlam hadis-i şeriftir. Kul hakları ve buna bağlı tüm hakları konu olarak ele alan, ayrıca “Mizan”ı yâni tartıyı dile getiren bir hadistir. Başta “Kütub-u sitte” denilen önemli altı hadis kaynakları olmak üzere bütün hadis kaynaklarında yer alır. “Müflüs Hadisi” olarak ta bilinir. Bu yazımızda (risalemizde) çok önemli olduğu için; konu ile ilgili her bölümde u kavramları dile getirdik. “Ölüler için yapılacak gerçek dualar nedir ve nasıl yapılır?” bölümüne bakınız ve okuyunuz.)

reenkarnasyon: (Ruh göçü, ölen insanların daha sonra; insan, hayvan ve bitkilerde canlanarak dünyaya geri gelmesi teorisi, bu düşnce İslam dışı olup, bid’at-ı seyyiedir. Şu ayet bu mantıksızlığa en büyük delildir: “Nihayet o (inkarcılar) dan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim!” der, “Döndür ne olur, geri döndür beni; belki ben, daha önce yapmadıklarımın yerine doğru dürüst işler yaparım!”/ Kesinlikle hayır! Çünkü onun dile getirdiği, sadece muhatabı etkilemek için sarf edilmiş boş bir laftır; nitekim böylelerini arkalarından dirilecekleri güne kadar (aşamayacakları) bir engel kuşatmıştır.” (Mü’minun, 23/99-100) )

şeriat: (Her dinin ayrı bir şeriatı vardır. Semavi dinlerde şeriatı Allah koyar ve peygamber uygular. İslam şeriatı, Kur’an’ın getirdiği hükümlerdir. Kur’an İslam hukukunun kitap hâlindeki kanunudur. İslam şeriatı Kur’an ve hadislere dayanır. İslam şeriatına karşı çıkanlar ; bilerek veya bilmeyerek “İslam Dini”ne de karşı çıkmış olurlar. İslam şeriatını bilmeden, anlamadan yanlış hüküm çıkaranlar ile ; bildiği halde saptıranlar Allah katında suç işlemiş sayılırlar.)

Uydurulan Din: (Kur’an Allah tarafından korunduğu ve korutulduğu için, cehaletten veya kasıttan hiç kimse istese de Kur’an’ı bozamamıştır. Hz. Peygamberimizin hadislerine (sözlerine) ne yazık ki, el ve dil uzatılabilmiştir. Kur’an’ın mana ve maksadına uymayan hadislere “mevzu” yâni “uydurulmuş” hadis denir. Bu yolla günlük hayatta yaşanan bir kısım ibadet ve dualar da “bid’at” olarak dine sızmıştır. Başka din ve inançlardan alınan bu gibi İslam dışı inanç ve anlayışlara “israiliyat” denir. Bu sapma ve saptırılmalara bir de cehalet ve çıkar elde etmek için “hurafe” denilen akıl ve mantık dışı söylem ve eylemler eklenmiştir. Böylece “İndirilen Gerçek Din” yerine, “Uydurulan Yapay Din” anlayışı oluşmuştur. Bu uydurmaların dünya ve ahirette kimseye faydası yoktur, sorumluluğu çoktur. Bu makalemizde bunları yer yer dile getirmeye çalıştık.)

Yüce Divan: (Din Günü / Hesap Günü ahirette kurulan gerçek mahkeme. Savcısı ve avukatı olmayan, hakimi Yüce Allah olan ahiret mahkemesi. Peygamberlerin bile sorgu ve yargıya tâbi tutulduğu “Mahkeme-i Kübra”, yâni “Büyük Mahkeme”. İnşallah bu yazıyı (risaleyi) yazan ve okuyanlar, o mahkemede beraat ederler.)

Dipnot/Kaynakça:

1 - Mustafa İslamoğlu, (Kur’an Neslinin İnşası İçin: “Pasif İyiden Aktif İyiye”)
2 - Hadis, (Kenzu’l-Ummal, c.2/Zerkânî, Şerhu’l-Muvatta, c.4, s.92)
3 - Hadis, (İmam-ı Rabbânî, “Mektubat”)
4 - Ahmet Kazancıoğlu, (Üstün Yaşamak, s.15)
5 - Hadis, (Tirmizî, Kıyame, 25/İbn Mâce, Zühd, 31)
6 - Hadis, (Buhârî, Zekat, 11 / Müslim, Zekat,92)
7 - Hadis, (Tirmizî, “Ahkâm” 36 / Müslim, “Vesaya”14)
8 - Hadis, (Müslim, “Müsakât”, 10)
9 - Hadis, (Müslim, İlim, 15 / İbn Mâce, Mukaddime, 14/Buhari, İtisam, 15)
10 - Hadis, (Müslim, Birr, 15,32,58 / Buhari, Mezalim,10)
11 - Hadis, (Buhari, Fedâilu Ashab,18)
12 - Hadis, (Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, 6/145)
13 - N. Fazıl Kısakürek: (“İki tip tanıyorum bu devrin utanmazı, / Biri dinde hokkabaz, biri
küfür cambazı!”)
14 - Hadis, (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV, 248 / Elmalılı M.Hamdi Yazır, “Hak Dini, Kur’an
Dili” c.1, 175)
15 - M. Ziya Oktay, (Eğitim ve öğretim uzmanı, araştırmacı./ Hasan Pulur, (Gazeteci)
16 - Pir Sultan Abdal, (Deyişler)
17 - Hadis, (Tirmizi, İman, 18/ Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur’an Dili”, c. 2, s. 8)
18 - Ragıp el-İsfahani, (İslam’ın Ahlak İlkeleri, s. 147)
19 - Hadis, (Tirmizi, “Cenaiz”, 34)
20 - el-Elbâni, (Kamus, s. 500-501)
21 - Hadis, (Buhari, “Cenaiz”,2/Müslim, Selam, 3)
22 - Doç. Dr. Abdulcelil Candan, (“Bid’at ve Batıl İnançlar Ansiklopedisi”, s. 710)
23 - Doç. Dr. Abdulcelil Candan, (Age. S. 365-368)
24 - Hadis, (Tirmizi, Cenaiz, 60)
25 - Hadis, (Aclunî, 1. 412./Keşfeü’l-hafa 1. 495./Aliyyü’l-Kâri “manası doğrudur” demiştir.)


İhsan Tekoğlu



rssfeed
Aşağıdaki ikonlar aracılığı ile bu sayfayı sosyal paylaşım sitelerinde paylaşabilir, herhangi bir mail adresine yollayabilir veya sayfayı favorilerinize ekleyebilirsiniz... çıktı alabilirsiniz...
Email Drucken Favoriten Twitter Facebook Myspace Stumbleupon Digg MR. Wong Technorati aol blogger google reddit YahooWebSzenario

 

Yazar: İhsan Tekoğlu

E-mail: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Diğer yazılarını göster

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

©