Merhaba, neler oldu, ne değişti? Bildiğiniz gibi yoğun bir seçim kampanyası geçirdik. Sonuç, kimilerine göre
sürpriz, kimilerine göre hayal kırıklığı, ancak demokrasinin gereği bu.
Bu yorgunluğu atmak sizlerin karşısına daha zinde çıkabilmek için imkanlarımız ölçüsünde tatil yaptım ve şimdi huzurlarınızda ve hizmetinizdeyim. Bu nedenle sizleri yürekten selamlıyorum.
İzin kullanmadan önce yoğun bir seçim kampanyası geçirdik. Sonra biraz dinlendim. Şimdi dönüp bakıyorum da, “Madem bir değişiklik olmayacaktı da bu erken seçim neden yapıldı?” diye bir soru geliyor aklıma.
Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, erken seçim kararı alınmadan da adaydı. O zaman TBMM’de gereken çoğunluğu bulamadı ve seçilemedi. Arkasından erken seçim kararı alındı. İktidar partisi Cumhurbaşkanlığı seçimini kullanarak oylarını yükseltti ama milletvekili sayısını artıramadı.
Muhalefet partisi CHP, Cumhurbaşkanı’nı seçtirmedi ama neden seçtiremediğini anlatamadı. Böylece oyu artmış gibi görünse de milletvekili sayısını azalttı.
MHP, TBMM’ye girdi ve yeni Cumhurbaşkanı’nı seçtirdi. TBMM, sözde tüm halkı kucaklayıp “Türkiye’nin partisi olacağız” dedikleri halde, ilk günden itibaren Kürt meselesini getirerek bölücü bir tavır izlemeye ve şu anda kendilerini koruyan güvenlik güçlerini öldürenlere terörist diyemeyecek kadar ülkemize kinli olduklarını gösteriyorlar.
Seçimlerde bana göre en önemli konu köylü, çiftçi, memur, emekli, esnaf ve işçi idi. Onlar inler ve inlemeye devam ederken, yaralarını sarıp onlara sahip çıkmayı vaat eden olmadı. Onlar kendi başlarına kaldılar ve çareyi iktidar partisi AKP’nin devamında gördüler.
Temenni ederim yanılmazlar.
Durum böyle olunca, insanın gayri ihtiyari aklına, “Acaba bu ülkeye görünmeden, bilinmeden müdahale edilip kendi menfaatleri doğrultusunda, kendilerine yardımcı olabilecek insanlar mı aranıyor? İnsanların beyinlerine farkında olmadan empoze mi ediliyor?” diye bir soru geliyor.
Evet Abdullah Gül önce adaydı, seçilemedi. Sonra yeniden aday oldu ve değişen hiçbir şey olmadığı halde seçildi ve Çankaya’ya gitti.
Kara haber veren yazları sevmiyorum
Yaz ayları dinlenmek için elbette ideal. Ancak her nedense her yaz gelişimde içime bir kuşku girer. Bu önceleri hiç yoktu. Ta ki, 2000 yılı temmuz ayında saygıdeğer büyüğüm Cenk Koray’ın ölüm haberini alıncaya kadar.
Onu tatilden dönüp sıcak bir temmuz günü ellerimizle ebedi istirahatgahına götürmüştük.
2007 yazında bir sabah sekreterim Gülay Berber telefonda ağlıyor. Belli ki yine kara haber var. “Mustafa Bey, Şakir Bey’i kaybettik.”
Hadi gelin de yaz aylarını sevin bakalım. Çaresiz gazetedeyim. Herkesin durumu ortada. Üzgün, kırgın hatta, “Neler oluyor” dercesine öfkeli. Sanki bir suçlu aranıyor ama yok. Yolcu bir daha dönmemek üzere gidiyor. Gözler yaşlı ve yolcu karanfillerle uğurlanıyor. Böyle yazlar yaşamak elbette hoş değil ama ne yaparsınız? Ağlayıp, sızlanıp el sallamak ve arkasından bir fatiha okumaktan başka...
Görevinizi yapacak mısınız?
İstanbul’un Kerbela’ya dönmesine sebep olanların, ya da ihmali olanların başında gelen eski Büyükşehir Belediyesi başkanlarından Dalan, Sözen, Erdoğan, Gürtuna ve mevcut Başkan Topbaş rahatlar mı?
Bilimin “Türkiye çöl olacak” bağırışlarına aldırmayıp şehri alabildğine genişletip varoşlarla dolduran sayın başkanlar, İstanbul’un susuzluğu için bir önlem almadıkları gibi, şu günlerde de olası bir salgın için, tıpkı deprem de olduğu gibi bir önlem de almıyorlar. Merak ediyorum, görevinizi ne zaman hatırlayıp bu insanları, insan yerine koyacaksınız? İstanbullular
www.aksam.com.tr
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
05.09.2007
Favori olarak ekle (15) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 124 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |