|
 Refik Bulutçu. Nippon Hotel’de düzenlenen Alucra Meslek Yüksek Okulu ile ilgili kahvaltılı programda yaptığı açıklama ve sonrasında bununla ilgili oldukça yüklü bir bağışta bulunmasıyla dikkatleri üzerine çekti. Alucra halkı onu Prof. Nusret Bulutçu’nun yeğeni ve Alucralı bir işadamı olarak biliyor.
Tülay DOLU: Refik Bey, öncelikle bize bu imkânı verdiğiniz için size ve zarif eşiniz Filiz Hanım’a teşekkür ederim. Herkesin merak ettiği bir soruyla başlayalım: Alucralı bir işadamı olmanın dışında Ahmet Refik Bulutçu kimdir? Ahmet Refik Bulutçu: Turan Bulutçu’nun oğluyum. İlkokulu Alucra’da, ortaokulu Şebinkarahisar’da okudum, lise eğitimimi İstanbul’da aldım.
Nusret Bulutçu, amcamın oğludur. Alucra’nın ilk kurucu köklü ailelerindeniz. İlk Belediye Başkanı Salih Bulutçu, dedemdir. Daha sonraki Belediye Başkanı Mehmet Bulutçu da amcamdır. Babam Alucra’da manifaturacılık yapardı. Büyük bir mağazası vardı ve haliyle bizim de ilk ticaret hayatımız tezgâhtarlıkla başlamıştır. T. D: Refik Bey, çok yüksek bir miktarda bağış yaparak Alucra’nın kaderini değiştirdiğinizin farkında mısınız? A.R.B: Alucra’da böyle bir parayla yapılan yatırım gerçekten Alucra’nın kaderini değiştirir. Biz de bazı şeylere sebep olabiliyorsak onur duyarız ama kader değiştirmek Allah’a mahsus bir olay. İnsanların kaderini Allah yazıyor, beldelerin kaderini de aslında biraz insanlar yapıyor. Doğru yatırım yaparsan kaderi iyi olur. Alucra’nın kaderini değiştirebiliyorsak veya değiştirme noktasında bir katkımız oluyorsa gurur, mutluluk duyarız. Bu bizim Alucra’ya olan borcumuzdur. Bu kampanyada imkânlarımı da zorlayarak çıtayı biraz yüksek tutmaya çalıştım. İsterim ki, küçük ya da büyük bütün Alucralı iş adamları bu çıtayı daha da yükseltsin. Yüksek Okul’u bitirelim, hedefimiz Fakülte olsun. 30-40-50 bin ile açmadan çıtayı yüksek koydum ki bundan sonra gelen de onun üstüne çıkmaya çalışsın. Yüksek Okul meselesi Alucra’nın kaderini değiştirecek bir meseledir. Alucra değişip, gelişecek ve hep ileriye yürüyecektir. Alucralılar bunu yapar.
Bu yardım 2000 yılında olsa, bu katkıda bulunamazdık, ben Alucra’ya 1 dolar bile veremezdim. Bugün, şartlarımızın uygun olduğu bir döneme denk geldi. Daha önce de söylediğim gibi; yarın bir başkasının bu bayrağı alıp daha iyi yerlere götürmesi bize gurur verir. İnşallah Alucra’da bir yarışa, bir hizmet aşkına öncü oluruz. Söz konusu projede Alucra’ya yapmam gereken masrafın yarısına yakınını yolladım. Şu anda 400–500 milyarlık bir malzeme gitti. İnşaat ekibinde ağabeyim de işin başında. İnşallah Alucra’nın üstündeki ölü toprağı kalkar ve Alucra hak ettiği konuma kavuşur. T.D: Alucra’da bir İzzet Baysal örneği olarak gösterildiniz. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
A.R.B: İzzet Baysal örneği konusunda şeref duyarım, gurur duyarım; ama bizim haddimizi aşar. Bizim böyle bir iddiamız da yok. Amacım, Alucra’ya ihtiyacı olan bir yapı kazandırıp, Alucralı İş Adamları ile birlik olup daha güzel projelere imza atmak. Çıtayı yüksek tutmamdaki amaç, rekabet oluşmasını sağlamaktır. A1 ve A2 bloğu ben bitireceğim, diğer bloklarda, bir başka Alucralı işadamı çıkacaktır ve onlar devamını getirecektir. T.D: Alucra’ya yatırım olarak neden okul? Neden bir fabrika ya da farklı bir konu değil? Okul olmasının özel bir sebebi var mı? A.R.B: Biz geçmişte de hep konuştuk, Alucra’ya ne yapılabilir diye. Alucra’nın fiziki koşulları maalesef Alucra’ya yatırım yapmaya çok uygun değil; yani Alucra’da sanayi için uygun şartlar yok. Tarım ve tarıma dayalı bir sanayi kuramazsınız. Tarımın dışındaki sanayi de, üreticiye, tüketiciye yakın olmalı ki Alucra’da bu çok zor. İkisi de mümkün değil. Onun için bu proje hakikaten beni, konuşurken bile, heyecanlandırıyor. Alucra’ya havaalanı yaptıracağız desek, komik olurdu veya tekstil fabrikası desem biraz mantıksız olabilirdi; ama eğitim mantıklı. Bu proje tam dört dörtlük, Alucra’ya biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yanlış bir ameliyat olmam sonucu, 1968’de gözümü tedavi ettirmek için, Almanya’nın küçük bir kasabasına gitmiştim. Üniversite kentiydi. Şimdi orası aklıma geliyor. Öğrenciler, genç nesil, hareketli bir eğitim kenti, modern, tertemiz… İnanılmaz etkilendim. Burada bir sanayi yatırımı yapsan 90–100 milyon dolara mal olur. Buna karşılık 5–10 milyon dolarlık bir yatırımla komple fakülteyi de içine alarak düşünürsek, Alucra’nın kaderinin değişeceğine inanıyorum. Ben bugün bir hedef koydum, şöyle ki; Alucra 2500 öğrencinin okuyacağı bir şehir haline gelsin. 2500 öğrencinin her an 200–250 yakını kasabada olursa, Alucra’nın oteli iş yapacak, benzincisi iş yapacak, lokantası, kahvesi, fırını, otobüsçüsü, kısacası tüm esnafı iş yapacak demektir. Bütün enerjimizi ve sinerjimizi Alucra’ya yöneltelim. T.D: Para Dergisinin açıklamasında 40 milyar Dolar cirolu Dünya Bitkisel Yağ Devi ADM’nin (Archer Daniels Midland) Bayraktar Holding'ten aldığı Doysan'ı çalıştıramadığı yer alıyordu. 2.5 yıldır kapalı olan bu fabrika Refik Bulutçu'ya satıldı. 10 yıldır kapalı olan fabrikanın, 10 yıllık geleceği garanti altına alındı. Yani deyim yerindeyse, kimseye yâr olmayan bir şirket Alucralı bir işadamına nasip oldu. Bu süreç nasıl gelişti, nasıl oldu bu başarı Refik bey? A.R.B: 1990 yılında bu sektöre girdiğimde, sanayici olmak istiyordum. Milliyet’ten ayrıldıktan sonra değişik alanlarda bir sürü iş yaptım. Emlak işleri yaptım. Türkiye’ye ilk araç telefonunu getirdim. Şimdiki KVK gibiydi araç telefonu, sektörünün en büyük bayisiydik ama ben sanayici olmak istiyordum. Bir arkadaşımın önerisi ile sıkıntıda olan, ortak aranan bir yağ fabrikasını gidip, gördük. Ertesi gün ortak olduk. Bu konularda biraz aceleciyimdir. Ben burayı da (bizi kabul ettikleri ofis) görmeden aldım. Baktık ki gecekondu almışız. Burayı alınca eşimle birlikte birbirimize destek olduk, burayı bu hale getirdik. Fabrikada da aynısı oldu, acele ettik alırken; ama başımıza gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Dolandırılmıştık ve bu konuda başımıza bir sürü iş geldi. Meğerse o dönem Türkiye’nin en büyük dolandırıcısına çarpılmışız. Tabi bizim gücümüz vardı, bizi bir kenara atamadı. Biz fabrikaya uzun vadede sahip çıktık; çünkü bana hissenin yarısı vekâleten satılmıştı. O vekâletten dolayı problem yaşadık. Yarısı kendi malı idi, diğer yarısını da bize vekâleten satmış. Tabi biz bunu bilmiyorduk. Sıkıntılar yaşadık ama sonuçta niyetin iyi olunca, becerikli olunca, biraz da gücün varsa, olayların içinden olumlu sonuçlarla çıkabiliyorsun. Biz biraz da hızlı, dikine büyüdük. 1990 yılında başladık, 92–93–94 sıkıntılarla geçti. İnat ettik, uğraştık, didindik, oradan kendimizi kurtardık. 95’te Sabancı ilk defa fabrika sattı; MARSA’yı. Bu, sektörde çok büyük bir olaydı, biz alınca kimse inanmadı. “Kim bu adam?” dediler, “Sabancı nasıl fabrika satar?” dediler; böyle dikkat çektik. Dikine ve hızlı büyüdük, hep yukarı doğru gittiğimiz için de işler iyi giderken 2000 krizi bizi yatırımda yakaladı. Hakikaten çok kötü hırpaladı. Kriz döneminde veresiye yemek yediğimiz günler oldu. Fabrikan var, milyonlarca dolar ediyor; ama kapalı, bir de üstelik gideri var, geliri yok, üstelik de yatırım yapmaktasın. Yani orayı yaparken boğazda evim vardı, burada başka bir köşküm vardı, 3 tane arabam vardı; hepsini sattım. Allah’tan bir tek banka kredim yoktu; olsaydı iyice zorlanacaktık. Kendi imkânlarımla ve çevre kredisiyle yapmıştık. Allah’a şükür, iyi bir yerde Türkiye’nin en büyük fabrikasını yapmıştım. Sonra Amerikan Cargill ile çalıştım. Daha sonra Bunge geldi, Bunge ile çok iyi, mutlu bir çalışma yaptık. Sonra orayı sattık, geldik burayı aldık. Hala Bunge ile çalışmamız devam ediyor. Biraz fazla canım yandığı için, bu işi Türkiye’de en iyi bilenlerden birisi benim. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, “Damdan düşen halinden ancak, damdan düşen anlar” Açıkçası biz biraz yüksek bir damdan düştük…
T.D: Filiz Hanım, biraz da sizi tanıyalım. Sizin hakkınızda bildiklerimiz, güçlü, başarılı bir iş adamı olan Refik Beyin eşisiniz ve onunla birlikte şirketi yönetiyorsunuz. Eğer bir erkek başarılı bir noktaya gelmiş ise, arkasında demeyelim; ama yanındaki eşinin katkıları muhakkak vardır. Bu gelişmeleri bizimle paylaşır mısınız?
Filiz BULUTÇU: Teşekkür ederim böyle düşündüğünüz için. Aslen Rizeliyim, 4–5 nesildir İstanbul Beykozluyuz. Eşim Alucralı olunca haliyle ben de, kütüğüm, nüfusum, her şeyimle Alucralıyım. Fen fakültesi mezunuyum, biyologum; ama kendi iş alanımda hiç çalışma olanağı bulamadım. Çok genç yaşta anne oldum, okulumla birlikte, iki tane oğlumu büyüttüm, yetiştirdim. İkisi de iyi okullarda okuyorlar, biri Sabancı Üniversitesi üçüncü sınıfta, ilk tercihi olan Uluslararası İlişkiler’i kazandı. Öbür oğlum da Koç Üniversitesi’nde okuyor. Çocukları okullarına yerleştirdikten sonra, ben de çalışma hayatının içinde olmak istedim. Kadın kadına oturmak, modadan konuşmak… Tabi her kadın gibi ben de bunlara çok meraklıyım evde oturmak beni cezbetmiyor. Bu konular yaşantımda çok fazla zaman almamalı. Çocuklar büyüdükten sonra, iş alanında çalışmak için kendime hedef koymuştum. Kırk beş yaşıma geldiğim gün iş kadını olacağım diye, daha ona ramak kalmadan ben bunu eşimin desteğiyle birlikte gerçekleştirdim.
En büyük zevkim Refik Bey’le birlikte fabrika gezmektir. Silah fabrikasına kadar, neredeyse bütün fabrikaları gezdik. Makineleri, aletleri incelemek, bunlar çok hoşuma gidiyor. Bu serüvenimiz Bandırma’daki eski fabrika ile başladı ve bugüne kadar geldi.
T.D: “Filiz Bulutçu Öğretmen Evi”nin tadilatına başlandı ve hızla devam ediyor. İsminizin bir eğitim yuvasına verilmesi nasıl bir duygu?
F. B: Benim haberim yoktu. Sürpriz oldu. Önce, Refik Bey şaka yapıyor sandım 2000–2003 yılları arasında benim bir projem vardı. Allah’ım bana bir imkân verirse İstanbul’da eşleri nedeniyle sokakta kalan bayanlara; varsa çocuğuyla birlikte kalabilecekleri şık, güzel, sığınma evi gibi bir ev sağlamak projesiydi. Sığınma evi gibi; ama bütün ihtiyaçlarının giderileceği, iş bulup yerleştirileceği, sığınma evinden ayrıldığında, tek başına kendi ayakları üstünde durabilmesinin sağlanabileceği bir yer. İstanbul’da böyle bir projeyi yapmak kolay değil tabi. Refik Bey’in yaptığı bu sürpriz beni çok duygulandırdı, çok mutlu oldum. Neden derseniz; annelerden sonra çocuklarımızı hayata hazırlayan öğretmenlerimiz, çok kıymetli eğitimcilerimiz kalacak bu evde. Hayata hazırlanan her bir birey kendi ayakları üzerinde durabilirse sığınma evine ihtiyaç kalmaz. Bu da öğretmene yapılan yatırımla olur. Bu proje daha güzel oldu. Bundan daha güzel bir hediye düşünemiyorum. Benim hayalim gerçek oldu dedim. Sabırsızlıkla bitmesini bekliyorum. Çocuklarıma da her zaman söylüyorum, insanların faydalanabileceği projelerde yer alın diye. Bir ikinci projemizde Alucra’daki evimizin alt katını şehir kütüphanesi haline getirmeyi planlıyoruz. T.D: Filiz Hanım, Alucra’ya daha önce hiç gittiniz mi, Alucra hakkında düşünceleriniz nelerdir? F.B: Yok hayır gitmedim. Kısmet olursa çocuklarımla beraber Alucra Meslek Yüksek Okulumuzun açılışına gideceğiz. Evde olsun, iş yerinde olsun sürekli Alucra’dan bahsedilir, öyle hararetli, heyecanlı anlatırlar ki, ben de hayalimde, herhalde Karadeniz sahili gibi, Alucra yüz bin nüfuslu bir ilçe, diye düşünürdüm. Babamlarla 12 yaşında feribotla Karadeniz’de sahil turu yapmıştım. Hala hatırlarım, her taraf yemyeşil, çaylıklar, dereler, akıyor, yağmur yağıyor, muhteşem yerler. Ben de Alucra da böyle bir yer diye düşünüyordum. Sonra araştırdığımda göç miktarı çok yüksek olan bir ilçe olduğunu öğrendim. Hatta büyük oğlum “Anne, Alucra terk edilmiş dedi”. Tabi şok oldum… T.D: Refik Bey, siz de bir süre gazetecilik yapmışsınız. Bunun ilgili konuşalım biraz.
A.R.B: Gazeteciliğe 1970 yılında Tercüman gazetesinde başladım. Sonra Hürriyet’e geçtim. Türkiye’de ilk televizyon yazarlığı yaptım. Hıncal Uluç, Erdoğan Sevgin ve ben “TV’de Yedigün” diye bir dergi çıkardık, yüzlerce yazı yazdım. Daha sonra Milliyet’e geçtim, rahmetli Abdi İpekçi’nin önerisi ile bir sayfa açtık, politik mizah yazarlığı yaptım. “Polis ve Terör” muhabirliği yaptım. Milliyet’teki o yıllarda “Murat Bayrak”-“Köpek” hikâyesi, yılın haberi seçilmişti. Epey sansasyon yaratmıştı.
T.D: Şu an gazetecilik sektöründe değilsiniz; ama o zamanki gazetecilik şartları ile şimdiki koşulları değerlendirebilir misiniz? Sizin zamanınızda daha mı zordu? Teknoloji ilerledi, şimdi gazetecilik daha mı kolay?
A.R.B: O zaman sadece Tercüman, Milliyet, Hürriyet, Günaydın gazeteleri vardı. Yayın organı azdı, maaşlar çok düşüktü. Türkiye’de Sabah grubundan sonra yayınlar çoğaldı, reklam pastası çoğaldı, maaşlar yükseldi. Ben o dönemde, 79’larda, “dört yüz lira” maaş alıyordum, bekârdım, ev kirası vermiyordum, ama yine de yetmiyordu. Ayın onunda maaş bitiyordu. Şu anda, o dönem birlikte çalıştığım arkadaşlarım çok güzel maaşlar alıyorlar.
Milliyet’ten istifa ettiğimde; Hasan Pulur’la Abdi Bey beni odalarına çağırdılar. “Niye istifa ediyorsun?” dediler; çünkü Milliyet gazetesi çok zor adam alır. Milliyet’e çocuk denecek yaşta girersin, sonra emekli olur çıkarsın. Garantisi olan bir yayın organı, ahlaki bir durum olmadığı sürece Milliyet adam çıkarmaz. Diğer yayın organları öyle değildi. Bir gün müdür olmuşsun, diğer bir gün kapının önündesin. Biz alaylı yetiştik ama iyi yetiştik, çok iyi biliyorum tek bir harf hatası yüzünden kıyametler kopardı gazetede. Şimdi gazetelere bakıyorum manşetlerde başlıklar bile yanlış yazılıyor. T.D: Refik Bey, Alucra ile ilgili başka projeleriniz de var mı?
A.R.B: Alucra’ya Yüksek Okul projesinden sonra, daha devreye sokacağımız fikirler var, projelerimiz var; ama adım adım, yudum yudum ve hep beraber. Öncelikle şu binayı anlımızın akıyla yapalım bitirelim, sonra İnşallah devamı gelecek, daha başka şeyler de yapacağız. Alucralıyız, tabii ki yatırımımız Alucra’ya olacaktır. Alucra bizim, başkasının değil. T.D: Biz de her zaman sizlerin yanınızdayız.
A.R.B: Benim sizden istediğim tek şey, böyle internet gazeteciliği yapan veya normal gazetecilik yapan arkadaşlardan, “tek bakış açısı” na sahip olmaları. Önünüze bir yazı geldiğinde “Bu yazının Alucra’ya faydası var mı?” diye bakılmalı öncelikle. Kişilere faydası olan haberlere değil, Alucra’ya faydası olan haberlere itibar edilmeli. Ona buna kızarak internet üzerinden yayın yapmak olmaz. Yok öyle bir şey. Kişiler ile meselesi olan, o şahsın telefonu belli, yeri belli, adresi belli olduğuna göre, gidip yüz yüze konuşmalı, bunu topluma mal etmemeli, topluma ayrılık sokulmamalı. Önemli olan tek şey şu, Alucra’da okul yapılıyor mu? Yapılıyor. Olumsuz yazılar yazarak insanların kafasını karıştırmamak gerekir, hem de şu dönemde, herkesin enerjisini, sinerjisini oraya yönelttiği bir dönemde, herkes siyasi çekişmesini, dini veya ekonomik görüş ayrılığını, kişisel çıkarını, şovu, şunu bunu bir kenara bırakmalı.
Hedefimizi Alucra Meslek Yüksek Okulu’na yöneltmeliyiz, öyle ki Meslek Yüksek Okulu tabiri caizse bizim ikinci kıblemiz olsun. Mekke’den sonra herkes yönünü, rotasını oraya yöneltsin, oraya bir şey katsın. Al, arkadaş benim 50 liram var, 50 lira da bir paradır. 50 lira bir işçinin bir günlük yevmiyesidir. Zaten azla çoğalır. Yani buradaki bütün her şey hep söylediğim şeyler “Bir Olalım Birlik Olalım” ,Alucra’ya bu projeyi yapalım. Ondan sonra Alucra kendi kendini götürür, bize ihtiyacı kalmaz. Bir de Fakülte, Üniversite oldu mu? Alucra’da tersine göç başlar. T.D: Dediğim gibi Refik Bey, Filiz Hanım, Alucra’nın kaderini değiştirdiniz. Bu gelişmelerle birlikte sürekli “El-ücra” adıyla anılan ilçemiz, belki de artık “El-refah” ismini alır. Sözün bittiği noktaya geldik Refik Bey, Filiz Hanım, bu katkılarınız için tüm Alucralılar adına, binlerce kez teşekkür ederiz.
Bizler de Alucra için elimizden geleni yapıyoruz. Ve her zaman da yapacağız. Sizin söylediğiniz gibi tarafsız; ama sadece; “Alucra’nın tarafında”. Bizleri misafir ettiğiniz için, göstermiş olduğunuz ilgi için çok teşekkür ederim.
www.alucra.com Tülay DOLU


Favori olarak ekle (36) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1846 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |